DOLAR 18,0876 0.04%
EURO 18,1625 -0.57%
ALTIN 1.015,73-0,51
BITCOIN 384472-2,47%
Adıyaman
32°

AÇIK

13:13

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Irgatlıktan Profesörlüğe…

Irgatlıktan Profesörlüğe…

ABONE OL
4 Haziran 2008 15:51
Irgatlıktan Profesörlüğe…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Irgatlıktan Profesörlüğe…


İlginç Yolculuğun İbretli Öyküsü


         
        Adıyaman Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Hacı Duran, Güne Bakış Gazetesi’nde Naif Karabatak’ın kaleme aldığı “Her Telden, Her”e konuk oldu.

        Irgatlıktan Profesörlüğe uzanan ilginç yolculuğun ibretli öyküsünün ilk bölümünü yayınlıyoruz.

Telden, Her Dilden – 2


Naif Karabatak


naifkarabatak@gmail.com


 


Irgatlıktan Profesörlüğe…


İlginç Yolculuğun İbretli Öyküsü


1. Bölüm


 


Giriş


Hacı Duran, 1961 yılında Mustafa ve Elif çiftinin 6 çocuğundan birisi olarak Besni’nin Sayören köyünde doğdu. İlkokulu köyde okudu. O yaşa kadar köyde yapılan tüm işlerle uğraştı. Bazen koyun güttü, bazen kuzu, bazen mercimek topladı, bazen nohut yoldu, bazen de yolu Adana’ya pamuk toplamaya düştü. Hâsılı köylünün değişmeyen kaderinde ne varsa Hacı Duran onu yaşadı. Bundan hiç şikâyetçi de olmadı, bütün bunları yaşadığı için kendisini mutlu sayanlardan birisi.


Sonrasında Besni Ortaokulu’na yazıldı, bir yıl sonra Adıyaman Ortaokulu’na yatılı öğrenci oldu. Oradan Sivas’a uzanan bir yolculuğu var.


Ve sonrasında üniversite hayatı. Cepte beş kuruş yokken hem okumak, hem geçinmek zorunda kalan Hacı Duran, pratik zekâsını konuşturarak hem okulda başarı elde etti, hem de iş hayatında, öyle ki kardeşine bile harçlık yollamaya başladı…


Neler yapmadı ki, bulaşıkçılıktan tutun, resepsiyonculuğa kadar, o iş yetmeyince şipşak fotoculuğa başladı. Öyle başarılı olmuştu ki, devam etseydi bugün ünlü bir fotoğrafçı olması kaçınılmazdı.


İstanbul’a adım attığındaysa bu defa büyük düşünmeye başladı ve turist rehberi oldu. Hem de önce “bilmeden” korsan rehberlik yaptı, sonra profesyonelliğe yükseldi. Derken Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ne memur olarak girdi ve sonrasında yüksek lisans yaptı, doktorasını verdi, doçentliğe terfi etti ve yıllardır uzak kaldığı Adıyaman’da ise profesörlüğe yükseldi.


Kastamonulu Avukat Aysel hanımla evlendi, 1 erkek 2 kız olmak üzere üç çocuk babası, onlarla yakından ilgileniyor, evinin bahçesinde farklı çiçekler yetiştiriyor, özenle bakımını yapıyor, sabahları Karadağ’a kadar koşuyor. Yani sadece hayatı akademik değil, sosyal da.


Adıyaman Üniversitesi’nin bugüne gelmesinde büyük emeği olan Hacı Duran’ın kısaca hayat hikâyesi böyle ama bu kısa tarif onu anlatmaya yetmiyor.


Söyleşi için evini seçtik, o da misafirperverlik gösterdi ve bizi kahvaltıda ağırladı. Hem çayımızı yudumladık, hem Hacı Duran’ın ırgatlıktan profesörlüğe doğru uzanan ilginç yaşam öyküsünü dinledik.


Büyük bir keyif aldığım söyleşide her sorumuza açık yüreklilikle cevap veren Hacı Duran’a teşekkür ediyorum.


Yine söyleşide beni yalnız bırakmayan gazetemizin sahibi Mustafa Yücekaya ile güzel resimler çeken Mustafa Polat’a da teşekkür borçluyum.


Adıyaman Üniversitesi’nde Öğretim Üyesi  olarak çalışan Prof.Dr. Hacı Duran’ı daha yakından tanımanız için buyurun Her Telden Her Dilden’e…


 


“Köyde Çocuk Olmak Farklı”


-Çocukluğunuzdan bahseder misiniz?


Köyde çocuk olmak farklı. Köyün bütün işleriyle uğraşmak zorundasınız ama ben köy işi yapmaktan mutlu oluyordum. Bazen nohut topluyor, bazen koyun güdüyordum, bazen de Adana’ya pamuğa bile gidiyordum. O zamanlar köyümüzde yol yoktu. İlk defa bir traktör gelmişti. Muhtemelen 1967’li yıllardı. Bunun ne olduğunu çocuklar birbirimize garip garip bakarak sorardık. “Bu neyle çalışıyor?” diye merak ederdik. Ne işe yarıyor doğrusu onu da bilmiyorduk.


-Köyde okuma oranı nasıldı?


Bizim köydeki okuldan mezun olanların üçüncü kuşağıyım. Bizden önce iki sınıf mezun olmuştu. Dolayısıyla okuma yazma bilenlerin oranı çok azdı. Benden önce okula gidenlerin hepsi 10-13 yaşlarındaydı. İlk defa bizim zamanımızda benim gibi 7 yaşında okula başlayanlar oldu.


-Okuldan bahsedelim…


Okulumuz iki derslikliydi Köyümüze gelen ilk öğretmende Anamurluydu. Köylüler kendisine bir de lakap takmışlardı “Tılmo” diye.


-Neden Tılmo?


Hafif şişman, tıknaz birisiydi ama çok gayretli, köylülerle iyi diyalog kuran efendi bir adamdı. Köyün tarım işleriyle de uğraşırdı. Köyle ilgili anı defteri de tutmuştu, daha sonra bu defteri köye gönderdi.


-İlkokuldan sonra?


İlkokulu bitirdikten sonra babamın beni ortaokula gönderip, göndermeyeceği belli değildi. Sonra öğretmenimiz çok ısrar edince babamda razı oldu.


-Babanızın eğitime bakışı nasıldı, okuma yazması var mıydı mesela?


Babam köyde okuma-yazma bilen 6-7 kişiden birisiydi. Hatta en iyi bileniydi. Eskiden köy katipliği yapmıştı. Dolayısıyla hem eski yazıyı, hem yeni Türk alfabesini bilirdi. Zaten annesi de, yani babaannem de okur-yazar bir kadındı.  O da köyün kadınlarına Kur’an okur, mevlid ve ilmihal kitapları okurdu.


 


“Okula Gitmek, Siyasi Harekata Katılmak Demekti”


-Babanızın tereddüdü?


O zamanlar siyasi olayların olduğu kargaşa dönemleriydi. Okula gitmek, aynı zamanda siyasi bir harekâta katılmak demekti. Ama sonra Besni Ortaokuluna kayıt edildim.


-Köyün yolu yok, araç yok Besni’ye nasıl gittiniz?


Yayan olarak tabii. Babam bize bir gaz ocağı, bir tencere, birer yatak ve bir de sırtımıza bir ay yetecek kadar ekmek verdi, yola düştük. Dört kişiydik. Abim benden bir yıl önce Besni Ortaokuluna kayıt olduğundan o bizden tecrübeliydi, düştük peşine. Giderken “şu köyde araba buluruz, bu köyde buluruz” diye Besni’ye vardık. Ortaokulun hemen yanında bulunan ve öğrenci evi olarak yapılan bir yeri babam bize kiralamıştı. Ev dediğime baklmayın bir tek odası vardı. Odada 6 kişi kalıyorduk, kirayı paylaşıyorduk. Tuvaleti dışarıdaydı. Oda hem banyoydu, hem mutfak, hem yatak odası, hem de ders çalışma odasıydı. Öyle bir şeydi işet (gülüyor)


-Okula başladınız…


Başladık ama okulda farklı bir hava vardı. Bir tarafta köylüler, bir tarafta şehirliler. Biz de köylüler tarafındaydık. Doğal bir ezikliğimiz vardı.


-Siyasi kamplaşma…


O da vardı. Biz sağcıydık, onlar solcu. O zamanlar Ülkü Ocakları yeni kurulmuştu. Abim vardı orada, Abdulkadir abi vardı (şimdi rahatsız Allah’tan acil şifa diliyorum) Sürekli kavga olurdu. O kavgaların hepsini ilk sene yaşadım. Fiilen hiçbir kavgaya girmedim, seyretmekle yetindim ama akranlarımla biz de siyasi tartışma yapardık. Küçüktük çünkü, kavga edecek kadar büyümemiştik demek ki…


O zamanlar bir din dersi öğretmenimiz vardı (Allah selamet versin) Onun benim üzerimde çok emeği var. Bana “Yatılı okul imtihanlarına gir” dedi. Onun yardımıyla Yatılı Okul İmtihanlarına girdim ve Adıyaman Lisesi’nin pansiyonunu kazandım. Besni’de bir yıl kaldıktan sonra Adıyaman’a geldim. Babam beni okula kaydetti.


-Ezikliğiniz geçti mi?


Ne gezer, pansiyonda çoğunlukla Erzurumlular kalıyordu. Bu defa da Erzurumlu-Adıyamanlı sıkıntısını yaşadık. Biz Adıyamanlı olarak 5-6 kişiydik. Bizi bir şekilde dışlıyorlardı (gülüyor)


 


Sabaha Karşı Askerler Pansiyona Geldi


-Okul devam ediyor ama…


Evet iki yıl Adıyaman Ortaokulunda okudum, pansiyonda kaldım. Siyasi olaylar gittikçe arttı. Sonra bir gece sabaha karşı pansiyona gelen asker ve polisler bizi dışarı çıkardı. “Giyinin” dediler giyindik, “eşyalarınızı paketleyin” dediler eşyalarımızı paketledik.


-Neden?


Ne olduğunu anlamamıştık zaten. Ne diyorlarsa onu yapıyorduk. Bizi belediye ve cezaevinin araçlarına bindirerek il hudutları dışına çıkardılar. O şekilde Adıyaman’da ayrıldım. Sonra il hudutları dışında tasdiknamemizi verdiler, yanında yol harçlığımızı ve kumanyamızı.


-Nereye gideceğiniz belli mi?


Nereye gideceğimiz tasdiknamede yazıyordu, Sivas’a…


-Sebebini öğrenemediniz mi?


Yok ama 30 yıl sonra öğrendim. O zaman ciddi manada siyasi kavgalar vardı. Biz ondan sanıyorduk ama değilmiş. Belki etkisi vardır ama asıl sebebi 30 yıl sonra öğrendim. Adıyaman’a tekrar döndüğümde o tarihlerde neden tasdiknamemizin verildiğini, neden yollandığımızı araştırdım meğer pansiyona “çürük” ve “sağlıksız” raporu verilmiş ondan dolayı.


-Gecenin bir yarısı mı götürülmeniz gerekirdi?


Onu bizde halen anlamış değiliz.


-Sivas’a gittiniz…


Hemen gitmedik, önce köyümüze döndük. Okula gidecek miyiz gitmeyecek miyiz belli değildi. Babam, “bunlar gidip kavga edecek, başlarına iş açacaklar” deyip göndermek istemiyor ama biz de gitmek istiyoruz. Sonunda Sivas’a gittik. Sivas Lisesi’ni bitirdikten sonra Erzurum Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’ne kaydoldum. Kayıt olduğum yıl adı değişti, İlahiyat Fakültesi oldu.


-Para durumun nasıl bu arada, çalışmaya ihtiyacın yok gibi…


Öyle değil. Daha önce yatılı okuduğumuz için paraya çok da ihtiyacımız yoktu. Erzurum’a gittiğimde babam bir yol parası, bir de kayıt parası vermişti. Kayıt yaptırdım, Adıyaman’a döneceğim ama cebimde dönüş parası yok.


-Neden döneceksiniz ki, okul var.


Okulun açılmasına 45 gün var. Kalacak yer yok. Tanımadığım bilmediğim bir yer, ne yapacağım?


-Ne yapacaksınız?


İş arayacağım. Tam üç gün boyunca Erzurum’da iş aradım.


-Kalacak yer?


Terminalde yatıyorum.


 


“Bulaşikçi Aranir”


-İş buldunuz mu?


Arıyorum, iş ararken bir baktım lokantanın birisinin camında bir ilan var; “Bulaşikçi Aranir” diye Erzurum aksanıyla yazılmış bir ilan var, yüzüm güldü. İçeriye girdim, işe talip olduğumu söyledim. Kim olduğumu, neci olduğumu sordu, anlattım. Üniversite talebesi bulaşıkçılık yapmaz” diyerek kabul etmedi. “Mecburum, yıkayacağım” dedim. Yarım saat adamla konuştum ve işi aldım. (gülüyor)


-Sonra…


Sonra adam bana nerede yatacağımı sordu. Lokantada yatabileceğimi söyledim kabul etmedi. Beni yakındaki bir otele gönderdi. Gittim otele selamını söyledim, gecelik fiyatını sordum sanırım 45 liraydı.


-Lokantada kaça anlaştınız?


Günlük 40 liraya.


-Eee her gün 5 lira açık var.


 (Gülerek) Ne yapayım, başka çare yok kabul ettim. Bir hafta bu şekilde çalıştım. Bir gün otelin sahibiyle resepsiyonda sohbet ederken bana resepsiyonda çalışıp, çalışmayacağımı sordu. “Olur” dedim. Günde 40 lira verecek ve otelde bedava. O zaman 80 lira kazanmış oluyordum. Böylece gündüz bulaşıkçılık, gece resepsiyonda çalışmaya devam ettim.


-Okul açılana kadar…


Evet. Okul açıldı, bulaşıkçılıktan ayrıldım. Gündüz okul, gece resepsiyona devam ettim.


 


“Ula İstanbul’dan buraya şipşakçı celmiş”


-Zor olmuyor mu?


Zor oluyordu tabii. Bir süre böyle devam ettim. Sonra baktım olmayacak, biraz da para biriktirmiştim. O parayla o zaman yeni çıkan Kodak marka bir fotoğraf makinesi aldım. Erzurum’da ilk kez “Şipşak Fotoğrafçılık” yaptım. Makineyi boynuma taktım, Erzurum sokaklarında “Foto Şipşak” diye gezdim. Baktım Erzurumlular başıma toplandı; “Ula İstanbul’dan buraya şipşakçı celmiş” diyorlardı.


-Talep oldu yani.


Hem de çok, talep çok olunca bu iş tutar dedim. Sonra fotoğrafçılık yaptım, iyi de para kazandım. Hatta askerdeki ağabeyime para bile yolladım.


-Bunlar iş hayatı, okula gelelim isterseniz…


Sivas Lisesi’nde matematik okudum, Arapçam yok, Kuran’ı Kerimi okumayı bilmiyorum. İlahiyata kayıt yaptırmışım, önce sıkıntı çektim. Benden başka herkes İmam Hatip mezunu, Arapçayı da biliyorlar, Kur’an’ı Kerimi de, hem de su gibi, bana öyle geliyor.


-Ne yaptınız?


Hocalar Medrese hocalarından Arapça dersi almamı istediler. Ben de birisini buldum. Emsile adlı kitapta Arapça fiil çekim kurallarını öğretmeye başladı. Nasara (yardım anlamına gelen bir fiil) fiilinin fiil çekimiyle emsile eğitimine başladım. “Nasara, nasara, nasara” diye bir ay devam ettim ama bir şey anlamadım. Bunun böyle olmayacağını anladım ve hocadan ayrıldım.


-Ama öğrenmeniz de gerekiyor…


İşi kendimin çözeceğine inanmıştım. Karar aldım sadece Arapça konuşacak, Kur’an okuyacaktım.


 


“Hacı İyi Arapça Bilir”


-Nasıl olacak peki?


Bunun için önce Arap radyolarını dinlemeye başladım. Sürekli kulaklıkla Arap radyolarını dinliyor, Arapça bulduğum gazeteleri okuyor, günlük hayatta bildiğim oranda Arapça konuşuyordum. Bir gün hocalar baktılar ki ben Arapça konuşuyorum, hatta diğer öğrencileri geçmişim bile.


-İlginç…


Daha ilginci okulda “Hacı iyi Arapça bilir” diye söylenmeye başlandı. İki yıl bu şekilde Erzurum’da okudum, sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine geçiş yaptım. Erzurum’da bana ait bir iş piyasası vardı, Ankara’da yoktu.


-Ne yaptınız peki?


İşportacılığa başladım. Okul dışında işportacılık yapıyordum. Yazın ise İstanbul’a gidip gelmeye başladım amacım orada iş bulabilmekti.


-Buldunuz mu, benimki de soru, bulmuşsunuzdur…


Benim beklentim bir lokantada, ya da herhangi bir turizm sektöründe garsonluk gibi bir iş bulmaktı.


-Daha iyisini buldunuz.


Evet. Önce iş bulamadım, Ayasofya’da geziniyordum. Baktım Arap turistler. Arapçamı test etmek için iyi bir fırsattı. Araplarla bir süre sohbet ettik. Sonra ayrılmak istedim, “bize Ayasofya’yı gezdirir misin?” dediler. Olur dedim ve gezdirdim. Ayasofya hakkında bilgim vardı, bildiklerimi anlattım. Çok memnun kalmış olmalılar ki, Topkapı Sarayını da gezdirmemi istediler. Orayı da gezdirdim.


-Bedava rehber.


-Hayır, ayrılırken bir işçinin bir ayda aldığı maaşı bana bir defada verdiler. O zaman “ben rehberlik yapabilirim” dedim ve rehber oldum.


-Ama kuralları var.


Onu sonra öğrendim. Öğrenci olduğum için bir süre beni idare ettiler. Sonra kursa gittim, belgemi aldım ve profesyonel rehber oldum.


 Yarın: Molla Sadr’la Gelen Değişiklik

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP