DOLAR 18,0876 0.04%
EURO 18,1625 -0.57%
ALTIN 1.015,73-0,51
BITCOIN 384633-2,32%
Adıyaman
32°

AÇIK

13:13

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Irgatlıktan Profesörlüğe… 2

Irgatlıktan Profesörlüğe… 2

ABONE OL
5 Haziran 2008 10:52
Irgatlıktan Profesörlüğe… 2
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Irgatlıktan Profesörlüğe…

İlginç Yolculuğun İbretli Öyküsü – 2

 

 
Güne Bakış Gazetesi’nde yayınlanan Naif Karabatak’ın kaleme aldığı Her Telden Her Dilden’e konuk olan Adıyaman Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Hacı Duran’ın “Irgatlıktan Profesörlüğe, İlginç Yolculuğun ibretli öyküsü”nün ikinci bölümünü okurlarımızla paylaşıyoruz.

Irgatlıktan Profesörlüğe…

İlginç Yolculuğun İbretli Öyküsü – 2

 

 

Molla Sadr’la Gelen Değişiklik

-Okul hayatı da geçiyor tabii.

Evet. Okulun 4’üncü yılında hayatıma yön veren bir başka olay oldu. İlahiyat Fakültesi beş yıllıktı. Okulu bitirmeden yüksek lisans yerine geçen tez hazırlamam gerekiyordu. Ben 5’inci sınıfı beklemedim, 4’üncü sınıfta aldım. Prof.Dr. Mehmet Bayraktar hocama gittim “Ben sizden tez almak istiyorum” dedim. Pek ilgilenmedi, “Git Molla Sadr’a bak” demekle yetindi.

-Baktınız mı?

Bırakır mıyım? Kütüphaneye gittim, araştırdım. Molla Sadr, 1700’lü yıllarda İran’da yaşamış, Suni ulema arasında Gazali’nin konumu neyse, Şii ulema arasında da Sadr’ın konumu aynı. Sadrettin Şirazi diye büyük bir düşünür. Çok önemli kitapları var, ciddi felsefi derinliğe sahip. 3-4 kitabını buldum ama hepsi el yazması, taş baskı. Ağır felsefi yazılar.

-Okuyabildiniz mi?

İnceledim okuyabiliyordum. Kitabı aldım, hocanın yanına gittim. Molla Sadra’nın “Varlık felsefesi ve hareket nazariyesini” inceleyeceğimi söyledim.

-Kabul etti.

Evet. Artık her gün okuyorum, yazıyorum ve hocaya gösteriyorum. Bir gün bana dedi ki, “Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde Alparslan bey var. O Amerika’da Molla Sadra üzerine Fazıl Rahman’la birlikte çalıştı. Git sana yardımcı olur” dedi.

 

Önce Güldüler, Sonra…

-Gittiniz.

Evet. Alparslan Açıkgenç’in yanına gittim. (Şimdi Fatih Üniversitesinde) Yanında bir de Teo Grünberk diye bir Profesör de vardı. Kendimi tanıttım, Molla Sadra’yı  araştırdığımı söyledim. bana güldüler. Sonra bir metin çıkardılar ve okumamı istediler, okudum. Anlatmamı istediler anlattım.

-Şaşırdılar o zaman.

Evet, bu defa “sen bize lazımsın, bizimle akademik çalışmak istemez misin?” diye sordular.

-Fırsat ayağına geldi desene…

Ama ben normalde okulu bitireceğime bile inanmıyordum. O şartlarda okuyan birisinin akademik çalışma yapması da düşünülemezdi. Üstelik benim yabancı dilim Fransızcaydı ve onu da fazla bilmiyordum. Önce İngilizcemin olması gerekliydi. Düşünmediğimi söyledim ama düşünmemi istediler.

-Kaldı o zaman.

Okula döndükten sonra İngilizce öğrenmem gerektiğini düşünerek Amerika Kültür Merkezi’nde dil kurslarına yazıldım. Akademik hayata yönelmem de böylece başlamış oldu.

-Doktora da var.

O sonra, akademik çalışmaya başlayınca bu defa doktora yapma isteği uyandı. Yine İstanbul’a gidiyorum ama hep gözümde de rehberlik var. Bu arada nerde bir sınav açılsa ona da giriyorum, belki bir kadroya geçerim diye. Girdiğim her sınavı da kazandım ama üniversitede doktoraya başlayınca kaldı. Sosyal yapı ve sosyal değişim diye bir program vardı. Felsefe ve sosyoloji merakım olduğundan müracaat ettim.

 

“Amiran Bey!”

-Böylece doktoraya da başlamış oldun.

Ama ilginç bir anım var. Bölüm sorumlusu Amiran Kurtkan’dı. Odasına gittim, içeride bir bayan vardı; “Amiran beyle görüşeceğim” dedim, “benim evladım” dedi. Meğer sıklıkla erkek ismi sanan çokmuş, (gülüyor) İsteğimi söyledim bana birçok kitap tavsiye etti. Tavsiye ettiği bütün kitapları okumuştum, hepsi de bende mevcuttu. Sonra sınava girdim, kabul edildim ve doktoraya başladım. Bir yıl sonra Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde “Arşiv Elemanı” olarak göreve başladım, aynı zamanda doktorama da devam ediyorum.

-Doktoranın konusu neydi?

Türkiye’de işgücü verimliliğini etkileyen sosyal ve kültürel unsurlar. Bir insan daha verimli nasıl çalışır, bir kurum daha verimli bir hale nasıl getirilir gibi…

-Hiç memlekete gelmediniz mi?

Arada geliyorum ama çok kısa mesafeli. Bir defada iş için geldim. Bir grup turisti Diyarbakır’a götürüyordum, köyümüze de uğradık ayran içtiler.

 

“Abim Mendilden Kravat Yapmıştı”

-Bu arada, ortaokuldaki o ürkekliğiniz, çekingenliğinizden eser kalmamıştır değil mi?

Yo canım o ortaokuldaydı. Şimdi şöyle lastik ayakkabıyla okula gidiyorduk. Elbisemiz eskiydi. Kravatım yoktu ağabeyim bir mendili kravat şeklinde bağlamış boynuma takmıştı. Öğretmenler bize gülüyordu ama o zaman neden güldüklerini anlamıyorduk. Tabii ki ürkekliğimiz bundandı sonra kalmadı.

-Önceleri profesör olmayı düşlediniz mi?

Hayır hiç olmadı. Ben normalde okulu bitireceğime bile inanmıyordum ki profesörlüğü düşüneyim.

-Şimdi geriye dönüp baktığınızda ne görüyorsunuz?

Düşünemediklerimi, hayal dahi edemediklerimi yüce Rabbim bana nasip etti.

-Konuyu dağıttık, iyisi mi Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ndeki işinize dönelim.

O zamanlar Turgut Özal ile Hasan Celal Güzel’in girişimiyle Osmanlı arşivleri tasnif ediliyordu. Bunun için 600 kişiyle birlikte işe alınanlardanım. Yani basına yansıyan Ermeni evraklarını biz tasnif ediyorduk. Doktora tezim verimlilik olunca benden arşiv hizmetlerini daha verimli hale getirmem istendi. Bende Türkiye’de ilk kez (kamu kurumlarında) uygulanan bir yol takip ettim. İş etüdü, iş analizi ve performansa dayalı çalışma başlattık. Başarılı da olduk verim çok arttı.

-Doktora ne oldu?

Doktora bittikten sonra Devlet Arşivleri’nden istifa ettim, Sakarya Üniversitesine geçtim. Orada Kurumlar Sosyolojisi Ana Bilim Dalında çalışmaya başladım. Orada doçentliğe hazırlanmaya başladım. Yine iş etüdü, iş analizi yapıyorum. Hatta Pendik ile Tuzla Belediyelerinde de iş analizi yaptım, arada bir gidiyordum.

-Sakarya özel bir tercih mi?

Adıyaman Ortaokulunda okurken, MTTB’nin İstanbul’da bir toplantısı vardı. Adıyaman delegesi olarak katılmıştım. Sakarya’dan geçerken çok hoşuma gitmiş, içimde yer etmişti. Daha sonra da İstanbul’a gidip gelirken bu isteğim canlandı.

-Turist rehberliği de bitti değil mi?

Hayır. Üniversiteye geçtikten sonra daha da canlandırdım. Bu defa ders veriyordum ama. İstanbul Turizm Müdürlüğünün açtığı rehberlik kurslarında hoca oldum.

-Sakarya’da yaşam nasıldı?

İstanbul’dan sonra Sakarya’da yaşamak çok güzel. Çünkü çok sakin, temiz, yeşil, kendinizi ifade edebileceğiniz bir yer. Bir de İstanbul’a yakın. İstanbul’un külfetini çekmiyor, sefasını sürüyorsunuz. Her hafta sonu etkinliklere katılırdım. Niyetim Sakarya’da kalmaktı.

 

Adıyaman’a Dönüş

-Ama olmadı, neden?

Beni iki şey etkiledi. Birincisi Manisa’da Cumhuriyet Savcısı halamın oğlu vardı. Allah rahmet eylesin trafik kazasında vefat etti. O vefatı görünce, yalnızlığını yaşayınca, aileden, akrabadan, tanıdıklardan kimseyi görmeyince etkilendim. Bir gün bende Adapazarı’nda hak vaki olduğunda böyle yalnız mı olacağım diye düşündüm.

-İkincisi?

17 Ağustos (1999) depremi diğer etkendi. Depremi yaşadık. Evimizde yatıyorduk. Deprem süresince kıpırdanamadık. Allah o korkuyu kimseye yaşatmasın. Çünkü kontrol edilemeyen korkular çok daha büyük korkulardır. Dökülmüş inşaat molozları ve karanlıkta yerinden çıkmış olan kapı aralıklarından zor bela gece kıyafetleri ile dışarı çıktık.  İki saat sonra her taraf kokmaya başladı. Çocukların hayatın yıkıldığını görmesini istemedim. Çünkü ne su var, ne telefon, ne elektrik, ne ekmek.. Hayat sıfırlanıyor. Çocukları hemen alarak Adıyaman’a geldik.

-Sonra tayin oldun.

Hayır, annem “buralara dönmezsen sana hakkımı helal etmem” dedi. Benim niyetim bir süre kalıp dönmekti. Olmadı. O zaman eğitim Fakültesi yeni kurulmuştu. Gaziantep’e bağlıydı. Gittim rektörle görüştüm, kadromla gelirsem evet diyeceğini söyledi, mecbur kaldım. Rektör, Adıyaman’da kimsenin durmadığını, benim Adıyamanlı olduğumu, memleketime hizmet etmem gerektiğini söyleyerek kadromu getirmemi istedi.

-Böylece Adıyaman hayatınız başladı. Fakülteyi ilk görmenizi anlatır mısınız, farklılık var mıydı?

Olmaz mı, fakültede sadece iki sınıf var, 80 öğrencili. Kocaman bir üniversiteden gelmişim, cıvıl cıvıl bir ortam, binlerce öğrenci, yüzlerce hoca var, akademik bir ortam var.

-Boşlukta kaldınız.

Evet kendimi boşlukta hissettim. Bir de sosyoloji konusunda beni anlayan kimse yok. Derdimi anlatacağım, paylaşacağım kimse yok. Kitap yok, kütüphane yok. Hafta sonu konferanslara ve panellere giderdim. Hiç biri yok.

 

“Bana Bir Doktora Versene!”

-Şehir var.

Şehri geziyorum yarım saatte bitiyor. Okula gidiyorum 80 öğrenci, 3-4 öğretim görevlisi var. İlk altı ay çok zorlandım. Ancak Adıyamanlıyım. Bu şartlara alışmalıyım diyerek çalışmaya başladım. Ancak ilk zamanlar ilginç şeyler de yaşadım.

-Ne gibi?

Mesela sınıfa gidiyorum bütün öğrenciler ayağa kalkıyor.

-İyi ya saygılılar.

Değil, üniversite öğrencisi sınıfta ayağa kalkarak saygı göstermez. Çalışmasıyla, sorumlu davranışı ile saygı gösterir. Çünkü kendi kendine sorumluluk duygusu geliştirmeli. Özgüven oluşturmalı. Gerekirse hocayla bilgi konusunda rekabete girmeli.. Öğrencilere “bundan sonra benim dersimde ayağa kalkmak yok” ilk altı ay  böyle şeyler yaptım, böyle delilikler (gülüyor)

-Fakülte ortamı da yok.

Bunun için de ilk yapmam gerekenin bir fakülte ortamı oluşturmak olduğunu bilerek çalıştım. Bu çok önemlidir.  Fakülte ve üniversite sadece derslerle oluşmaz. Aynı zamanda birde atmosfer oluşturmak gerekir.

-Adıyamanlılardan tanıdık yok mu?

İlk geldiğimde, Adıyaman’da beni fazla tanıyan yoktu.  Kendimi tanıtmak için çaba da sarf etmedim. Umut da dağıtmadım. Akademik adaba uygun bir şekilde davranmaya çalıştım. Bazen de çok garip isteklerle karşılaştım.

-Ne gibi?

Bir belediye başkanı: “bana bir doktora ver” dedi. Şaşırdım. Üniversite’de yüksek lisans, doktora eğitimi nedir?  Bilmiyor. Kendisine anlattım. Sen işi yokuşa sürüyorsun dedi. Ben önce adamın şaka yaptığını sanmıştım.

-Nasıl yani, kolay mı o kadar?

Ben de anlamadım. Kimse üniversitede nasıl statü elde edilir, yolu nedir, akademik kariyer nedir, doktora nedir, yüksek lisans nedir bilen yok.

-Tabii yok diyorsunuz.

Ben yok diyorum ama bu defa rektöre gidiyorlar. Rektörde başından savmak için bana havale ediyor. Öyle sıkıntılar yaşadım. Öğrenci sayısını arttırmak lazımdı. Bunun için ikinci öğretimi açtık. Matematik, sosyal bilimler.. Bir de sağa sola haber salıyorum “doktorasını yapmış tarihçi, matematikçi, biyolog arıyorum” diye.

-Bulabildiniz mi?

Evet, 2-3 yıl içinde doktoralı epey arkadaş bulduk. Fakültenin alt yapısı bu şekilde oluştu.

-Profesörlük tezini Adıyaman’da mı yaptınız?

Profesörlük tezi diye bir şey yok, doçentlikte var ama Adıyaman’da profesör oldum.

-(Gülerek)O zaman bu soruyu es geçeyim de cahilliğim ortaya çıkmasın.

Hayır eskiden vardı, siz eskisiniz ya (gülerek) ondandır.

Kavramlar

-Laiklik nedir?

Anlamı konuyu konuşan her kes tarafından, sürekli değiştirilen muğlak bir kavramdır.

-Demokrasi deyince aklınıza ne gelir?

Herkesin keyfine göre yorumladığı karmakarışık bir kavram. İnsanların kendi çıkarları söz konusu olduğu zaman, kendi problemleri olduğu zaman savunduğu bir değerdir.

-“Hak” deyince ne anlarsınız?

Haksızlık yaşandığı zaman hissedilen duygu..

-Toplum olarak haklarımızı biliyor muyuz?

Fazlasıyla biliyoruz ama hangi hakları kastediyorsunuz. Toplum olarak dediğiniz zaman gerçek haklardan değil, çıkarlardan bahsetmek daha doğrudur.

 

 

Koç Vakfı’na Mektup

-Fakültenin alt yapısını oluşturdunuz ama fakülte de yetersiz. Sonra yeni bina yapıldı, onun hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?

Tabii. Hatırlarsanız Mustafa V. Koç Adıyaman’a gelmişti. Adıyaman’daki gezi programında İlhan Subaşı ve Belediye Başkanı Necip Büyükarslan, Mustafa Koç’tan Adıyaman’da maliyeti yaklaşık 600 milyar tutarında olan bir kültür sarayı binası yapması talebinde bulunmuşlar. Koç bu istek üzerine “konuyu arkadaşlarımızla görüşelim, ondan sonra duruma bakarız” demiş. Belediye başkanı Necip Büyükarslan ve İlhan Subaşı 14 haziran 2004 tarihinde Eğitim Fakültesine gelerek konuyu bana açtılar. Daha önce resmi kuruluşu bizzat benim çabalarımla başlayan, ancak Sümerbank binasının özelleşmesinden dolayı faaliyete geçemeyen ve binası olmayan Mesleki ve Teknik Eğitim fakültesi için talepte bulunulmasının daha gerçekçi olacağını kendilerine ilettim. Her ikisi de bu talebimi haklı buldu. Bunun üzerine Koç Holding’in adresini İlhan Subaşı’ndan aldım. Sayın Şeniz Akan’la irtibat kuracağımı bana İlhan Subaşı söyledi. Konuyu Gaziantep Üniversitesi rektörü sayın Prof. Dr. Hüseyin Filiz’e açtım. O da projelerin hazırlanmasında bana destek vereceğini belirtti. Bir hafta içerisinde Gaziantep Üniversitesi’nden bir ana bina çevresinde üç laboratuar ve bir tane de bilgi işlem merkezi binasından oluşan beş ayrı ünitenin oluşturduğu bir proje hazırladım. Hazırladığım projeyi anlatan ve isteğimizin gerekçelerini izah eden bir tanede mektubu sayın Mustafa Koç hitaben yazarak sayın Şeniz Akan’ın adresine gönderdim.

-Mektupta neler vardı?

Mektup uzundu ama önemli bölümlerini çıkarayım. (Notlar arasında bir mektup bulup çıkarıyor, imzalı mektubun bazı bölümleri şöyle)

“Adıyaman Mesleki ve Teknik Eğitim Fakültesi, Gaziantep Üniversitesine bağlı olarak Bakanlar Kurulunun 01/07/2003 tarih ve 2003/5866 sayılı kararlarıyla kurulmuştur. Ancak fakültenin hizmet göreceği bir binası mevcut olmadığı için, bu güne kadar faaliyete geçmesi mümkün olmamıştır. Bundan dolayı Mesleki ve Teknik Eğitim Fakültesinin bir dekanı ve öğretim üyesi de henüz yoktur.

Bu durum, üniversite özlemi içinde olan Adıyaman halkını ve esnafını her gün daha da çok üzmektedir. Ayrıca hatırlatmak isterim ki halen Adıyaman’da bulunan, bünyesinde 1200 öğrencinin öğretmenlik eğitimi gördüğü ve yirmi altı tane öğretim üyesi bulunan Adıyaman Eğitim Fakültesinin kuruluşu da daha önce binasızlıktan dolayı tam on yıl gecikmişti. Adıyaman halkı, bu tür acı tecrübelere sahip olduğu için mesleki ve Teknik Eğitim Fakültesinin de aynı akibete uğrayacağından endişe etmektedir.

Zat-ı alinizin ve Koç ailesinin, ulusal ve yerel kalkınmaya öncülük eden gönüllü eğitim yatırımlarını başarıyla gerçekleştirdiğini ben ve Adıyaman halkı bilmektedir. Genç Cumhuriyetimizin ve güzel ülkemizin birçok yerleşim merkezinde KOÇ ailesinin yaptırdığı okulların, yurtların ve gönüllü hizmet merkezlerinin isimlerini ve hizmetlerini gıpta ile izlemekteyiz.

En büyük arzumuz, son yıllarda çocuklarını çağdaş değerlere göre yetiştirmek ve üretken birer birey haline getirmek için çaba sarf eden ve bu amaçla illerinde bir Üniversite’nin kurulmasını arzu eden Adıyamanlıların bu isteğine yapacağınız bu fakülte binasıyla karşılık vermenizdir.”

-Sonra ne oldu?

Bundan sonra telefon görüşmeleri süreci başladı. Tam olarak bilmiyorum ama haftada en az bir defa Şeniz hanım’ı aradığımı ve projelerimin değerlendirmeye alınıp alınmadığını sormaktan usanmadığımı iyi hatırlıyorum. Temmuz, Ağustos, Eylül ve Ekim ayları konuyu telefon görüşmeleriyle izlemekle geçti. Sonra yetmedi, sayın Mustafa Koç’u makamında ziyaret etme talebinde bulundum. Ve beklenen görüşme talebini aldım. 27 Ekim 2004. Gelişmeyi yeni atanmış olan Gaziantep Üniversitesi Rektörü sayın Prof. Dr. Erhan Ekinci’ye ve Adıyaman Belediye Başkanı Sayın Necip Büyükarslan’a açtım. Onlarla birlikte, Holding’e gitme önerisini götürdüm. Her ikisi de çok iyi karşıladı. Sonra YÖK’teki bir toplantısından dolayı, rektörümüz gelemeyince görüşmeye Belediye Başkanı ile birlikte gittik. Proje önerimizle ilgili konuları, Koç Holding Kurumsal İletişim Grubu Başkanı sayın Hasan Bengü, Vehbi Koç Vakfı Genel Müdürü Sayın Erdal Yıldırım ve koç Holding Resmi İşler Koordinatörü danışmanı, Sayın Refik Germirli ile görüştük.

 

Yarın: İlk İzlenimler…

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP