DOLAR 17,9131 0.02%
EURO 18,2474 -0.72%
ALTIN 1.022,09-0,85
BITCOIN 413947-0,42%
Adıyaman
35°

AÇIK

20:21

AKŞAM'A KALAN SÜRE

O Bizim de içimizden biri

ABONE OL
24 Mayıs 2015 23:54
0

BEĞENDİM

ABONE OL

aa

 

O Bizim de içimizden biri; Türk Nöroşirürji (Beyin Cerrahi) Derneği Mart 2015 Bülteninde bugüne kadar Genel Kurmay Başkanlığı  ve Kara kuvvet komutanlığının çeşitli sağlık birimlerinde görev yapan Hemşehrimiz Doçent Tabip Albay Abdurrahman Bakır’ ın çarpıcı, çocuklara örnek olarak okutulması gereken biyografisi yayınlandı.

Halen sosyal medyada da paylaşılmakta olan biyografiyi okumak için tıklayınız.

 

 

 

 

 

 

Biyografi

 

 

 

> Emekli Öğ. Alb. Murat TASTAN

İçimizden Biri,

Bir Başarının Anatomisi

Doç. Tbp. Alb.

ABDURRAHMAN BAKIR’ın BiYOGRAFiSi

 

 

İ

nsanoğlu: hayatını, bütün yaşadıklarının bir nüshasını kopyalama, saklama ve gelecek kuşaklara aktarma özelli­ğine sahip değildir. Ayrıca insan, nedendir bilinmez anıları arasından en çok acıları, belleğinde derin yaralar bırakan kesitleri anımsar. Dağılmış, parçalanmış milyarlarca anıyı bir araya getirme konusunda bize ihanet eder zihnimiz. İna­dına yaparmış gibi yalnızca en acılarını, en ağır olanlarını ve de en yakıcı olanları hatırlatır bizlere. Sanki etkilerini üzerimizden atmamızı kıskanır, onunla birlikte acı çekme­mizi ister gibi. Bu anılar bazen çok uzaklardan bir kursun gibi vurur bizi. Bazen de en soğuk, en karanlık gününüzde sizi ısıtır, karanlığın ardından gelen aydınlık gibi, ”İyi ki bunları yaşadım ve yaşattım” dersiniz.

Abdurrahman BAKIR: Bilge bir yalnızlığın hikâyesini, ağırlığını taşıyor. O kadar çok sey yaşamış: öylesine anlamlı, derin, sarsıcı bir yaşam hikâyesi var ki, anlatırken yaşanmış­lık mucizelerden süzülüp geliyor izlenimi yaratıyor insanda. Abdurrahman BAKIR: Tabip Albay, Beyin Sinir Cerrahisi Doçenti, azmin ve çalışkanlığın, yılmadan verilen mücade­lenin ortaya çıkardığı harika insan. Adıyaman’ın Kayatepe köyünde başlayan hayatı, Ankara’da astsubay olarak şekil­lenmeye başlamış ve Amerika Birleşik Devletleri’nde başarı dolu bir tıp eğitimi ile taçlanmıştır. On beş çocuklu yoksul bir ailenin yasayan altı çocuğundan biri. Bu altı çocuk hiç­bir tıbbı destek olmadan doğal seleksiyon sonucu yaşamış­lardır. Halk değimi ile güçlü olan hayatta kalmış diğerleri yasama şansı bulamamıştır. Hayatının bir bölümü basarı öyküleri ile dolu iken, çocukluk kısmı yoksulluğun, çaresiz­liğin kol kola gezindiği bir dünyadır.

Abdurrahman BAKIR hayat hikayesine önce dedesi ile ilgili bildiklerini anlatarak başlamıştır.

Ailemin geçmişine ait bildiğim en eski anı dedem Kasım Bey ile ilgilidir. Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girmeden önce seferberlik ilan etmiş ve arkasından da Al­manya ile müttefik olarak savaşa girmiştir. Dedem Kasım Bey de askere çağrılmış. Büyüklerimden ve babamdan duy­duğuma göre dedemin Birinci Dünya Savaşı’na katılmak için askere alınması da hüzünlü bir hikâyedir. O sırada ba­bam, babaannemin kucağında altı aylıkmış. Hepsi beraber köydeki patika yolun başına kadar birlikte gelmişler. Artık ayrılma zamanı gelmiş, dedem babaannemin gözlerine bak- mış…bakmış… Öpmek istemiş ama köy yerinde gören olur diye çekinmiş. Ayrılmak üzere helallik isterken gidip de gel­memek var oğlumu sana, seni Allah’a emanet ediyorum ona iyi bak, kendine iyi bak dedikten sonra babamı kucağına almış, öpmüş koklamış tam karısının kucağına verirken, be­beğin yanaklarına işaret parmağı ile küçük sevgi dolu birer fiske vurmuş.

Babaannem “sen ne yapıyorsun?” diye sormuş.

Dedem “Hanım içime doğuyor ben dönmeyeceğim biliyorum, ilerde bu çocuk babasından terbiye almamış demesinler.” diye biraz da şaka yollu cevap vererek kendi kültürüne geleneğine göre ilk ve son terbiyesini babama böylece vermiş.

Babaannem kucağında altı aylık bebeğiyle yere oturmuş, dedem patika yolda gözden kaybolana kadar onu gözyaşları içinde izlemiş.

Kasım Bey’in Elazığ’daki birliğine katıldıktan sonra, oradan Sarıkamış Cephesi’ne gittiği tahmin ediliyor. Zira kendisinden bir daha asla haber alınamıyor.

Anadolu insanı kaderini tahmin etme konusunda her daim bilge olmuştur. Sayın BAKIR’ın dedesi de bu konuda yanılmıyor. Bir daha kendisinden haber alınamıyor. Vefalı kadın “Hep gözleri yollarda Şark Cephesi’nden gelecek haberi beklemiş durmuş. Umudunu yitirdiğinde de hiç evlenmemiş. Bütün yaşamını kocasının emaneti oğluna adayarak geçirmiş. Yoksulluk içinde geçen hayatında, oğluna tutunmaya çalışmış.”

Daha sonra babasının hikâyesini anlatmaya başlıyor:

Babam Adıyaman’ın Kayatepe köyünde büyümüş. O da evlilik sonrası İkinci Dünya Savaşı döneminde askere gitmiş ve dört yıl süreyle askerlik yapmış. Bu dönemde hemen Türkiye’nin birçok yerinde yaşanan sıkıntıların belki daha çoğu Adıyaman’ın köylerinde de yaşanmış. Yoksulluğun, çaresizliğin, sağlık koşullarının olumsuzluğunun had safhaya ulaştığı süreçte BAKIR ailesi de çok üzüntülü günler geçirmiş. Baba Şeyho Mehmet BAKIR’ın on beş çocuğu olmuş. Ancak bu çocuklardan dokuzu daha okul çağına gelmeden hayatını kaybetmiş. Geriye üç erkek ve üç kız çocuğu kalmış.

Abdurrahman BAKIR kendi doğumu ile ilgili olarak annesinden duyduğu bir hikâyeyi de burada nakletmeden geçmiyor. Anadolu’da erkek çocuğu bu dönemde aynı zamanda sosyal ve ekonomik güç anlamına da geliyor. Şeyho Mehmet Efendi de bir erkek çocuğunun daha olmasını çok istiyor. O dönemin bugün ilkel sayılabilecek âdetleri doğrultusunda kendilerine çok da uzak olmayan Zey köyündeki Şeyh Abdurrahman Dede Türbesi’ne gidip, adak adayarak, Allah’a bir erkek evlat vermesi için dualar ediyor. Babam koç kurban edip dağıtırken anam türbedeki sekide uykuya dalıyor. Şeyh Abdurrahman Dede rüyasına giriyor. Anamın tarifine göre rüyasındaki kırmızı sakallı Şeyh Abdurrahman Dede ona bir erkek evladının olacağı müjdesini veriyor. Anam uyandıktan sonra rüyasını babamla paylaşıyor. Babam çok seviniyor ve “eğer doğru çıkarsa adını Abdurrahman koyacağım” diyerek oradan ayrılıyorlar. Döndükten sonraki ay içinde annemin hamile olduğu anlaşılmış ve arkasından 1961 yılında adını o türbenin şeyhinden alan Abdurrahman BAKIR dünyaya gelmiş. Bu süreçten sonra BAKIR ailesinin bir kız bir erkek çocukları daha olmuştur.

Abdurrahman BAKIR artık çocukluğu ve kendi hatırladığı çocukluk anılarını anlatmaya başlıyor:

Ülkemizde birçok ailenin birer göç hikâyesi vardır. Çoğunlukla yaşam şartlarından kaynaklanan bu göçler, yoksul kır alanlarından genelde şehirlere doğru yaşanmıştır. BAKIR ailesinin göçü bir köyden başka bir köye şeklinde gerçekleşmiştir. Kayatepe köyünden Kıvırcık köyüne bu göç gerçekleşirken Abdurrahman BAKIR henüz bir buçuk yaşındadır.

Artık aklının ermeye başladığı Kıvırcık köyü anılarını doğrudan kendi gözlemleri ile anlatmaktadır:

Adıyaman’ın Kıvırcık köyüne göç etmişiz. Coğrafyamız­da hemen birçok köyün bir ağası vardı. Bizim köyün ağası ise Nuri GÜRSOY isminde bir kimse imiş. Bu köyde dün­yayı tanımaya başlamıştım. Dört beş yaşına kadar sadece bir fistanım vardı. Ayakkabı ve iç çamaşırı nedir bilmezdik. Yalınayak ve üzerimde sadece bir fistanla gezerdim köyde. Bu fistanla ilgili zihnimde bazen tebessüm ettiren bazen de içimi burkan birçok anım vardır. Fistan yıkandığı za­man eğer havalar sıcaksa bahçede çıplak oynardık, havalar soğuksa yorganın altında beklerdik kurumasını. Beş yaşla- rımdayken ilk defa bana bir ayakkabı alınmıştı. Kara las­tik bir ayakkabıydı. Mevsim kıştı ve akşam eve geldiğimde bana alınan bu ilk ayakkabımı görünce çok mutlu olmuş­tum. O anı hiç unutamıyorum. Ayakkabıyı ayağıma geçirip evin içinde dört bir köşeye Erzurum deyimi ile fistikledim. Bugün kendime veya çocuklarıma ayakkabı aldığımda o günler gözümün önüne gelir. Bu nedenle özellikle çocuk­larıma güzel ayakkabılar almak beni her zaman çok duygu­landırmış ve mutlu etmiştir. Bir lastik ayakkabının çocuk yüreğimizde yarattığı sevinci, coşkuyu, azıcık şımartılmayı günümüz çocuklarına anlatmak sanırım çok zordur. Ya da ateşler içinde yanan, baygınlık geçiren yedi yaşlarındaki bir çocuğu doktora bile götürememenin çaresizliğini sanırım hiç anlayamazlar.

Bu arada sık sık ateşli hastalıklar geçiriyordum. Yaka­landığım kızamık hastalığı da çok dramatik geçti. Bu ateşli hastalığın etkisinde uzun süre çırpındıktan sonra bütün di­rencim tükenmiş ve kendimden geçmişim. Odadaki kadın­lar öldüğümü sanarak ağlamaya feryat etmeye başlamışlar. Annem yazmasını öldüm diye yüzüme bile kapatmış. O sırada komşu evde babam ve diğer erkekler teravih namazı kılıyor ve kadınlar şiddetle uyarılıyor. Susmaları isteniyor ki namaz kılan erkeklerin dikkati dağılmasın. Sonra yavaş da olsa nefes alıp verdiğimi fark etmişler, kendiliğimden kurtulmuşum. Bu nasıl bir gelenektir nasıl bir insanlık­tır hâlâ anlamakta zorlanırım. Sırtımdaki birçok jilet izi­ni anlayamadığım gibi. Yine çocukken bir gün çok hasta olmuşum ve çok ağlıyormuşum. Babam sırtımı jiletlemiş kendi deyimi ile pis kanı akıtarak beni tedavi etmiş. Hâlâ sırtımda onlarca jilet izi vardır. Köyde bir gün karnım çok ağrıyordu. “Bunun karnında kurt var” dediler ve günde bir yemek kaşığı benzin içirdiler ki içimdeki kurtlar ölsün diye. Bütün bunları düşününce; ülkemizin bilgi toplumu olma yolculuğunun ne kadar zor geçtiğini müşahede ediyorum. Bu anlattıklarımı okuyanlar yaşanan sürecin Orta Çağ’da geçtiğini düşünecektir. Hâlbuki bunların yaşandığı tarihte
insanlar Ay’a çıkıyordu. Ama bunlar ülkemizin yakın tari­hinde yaşanmış ve hâlâ yaşanmakta olan olaylardır.

Büyük umutlarla, aşa, işe kavuşacağımız hayaliyle sığın­dığımız o köyde geçen günlerim hâlâ hafızamda canlıdır. Köyde çiftçilik yapardık, kazancımızın yarısını ağaya verir­dik. Benden üç yaş küçük olan kardeşim, benden yedi yaş büyük olan ablam, annem ve babamla beraber kerpiçten üstü toprakla örtülü bir odada yaşıyorduk. En büyük ab­lam ve ağabeyim o dönemde evli idiler. Babam sabahları erkenden kalkar namazını kılar ve tarlaya giderdi. Bu arada annem ev işlerini yapar biz çocuklarla ilgilenirdi. Yayıkta ayranı yaydıktan sonra birlikte tarlaya giderdik. Ben anne­min omzundan bacaklarımı sarkıtır ellerimle _________________________

başından tutardım. Annemin de bir elinde ay­ran stili, diğer elinde ekmek ve katıklar kuşluk vakti babamın yanına tarlaya giderdik. Annem de babamla beraber tarladaki çalışmaya katılır­dı. Ben de tarladaki ağacın gölgesinde bazen uyur, bazen de sazlıktaki yusufçukları yaka­lamak için pusulara yatardım. Kendime göre yazdığım avcılık senaryolarını başarı ile uygu­lamaya koyardım. Diğer ablam da evde küçük kardeşime bakardı.

Yaşadığımız Kıvırcık köyünde okul yoktu. Okul çağım gelmişti ve ağabeyim askerdeydi. Babam benim okula gitmemi kesinlikle istemiyordu. Hasta olduğu için kendisine yardımcı yetiştirmek istiyordu. Hiç unutmam altı yaşındaydım demircide bana özel küçük bir kazma yaptırmıştı. Tütün çapalarken beni de yanına alır öğretirdi. Bazen tütünün köküne vurunca kızar, elimi kazmayla beraber tutar ve nasıl çapa yapacağımı ince ince öğretirdi. Ama ben mutlaka okula gitmek istiyordum. An­nemin de babamın da okuma yazması yoktu. Annemin en büyük hayali ise beni okutmaktı. Ancak babamı bir türlü ikna edemedi ve ben o yıl okula gidemedim. Bizim köyde okul olmadığı için çocuklar komşu köye okula gidiyorlardı. Siyah önlükleri, beyaz yakalarıyla komşu köye okula giden çocukları hüzünle, gıpta ile izlerdim. O sırada askerde olan ağabeyim babama mektuplar yazıyor ve benim okula gön­derilmem için ısrar ediyordu. Bir gece; annem ile babam arasında geçen konuşmaları dinledim. Aralarında geçen ko­nuşmaya göre, annem benim askerde mektup yazabilmem ve zorluk çekmemem için okula gitmemi istiyordu. Hâlen askerde olan ve ortaokul mezunu ağabeyimin askerdeki ba­şarılarından özellikle de diğer erlerin mektuplarını okuma­sından yazmasından duydukları sevinci paylaşıyorlardı. Bir yıl sonraki okul dönemi için bütün şartlar olgunlaşmıştı. Ama sıkıntılar peşimizi bırakmıyordu. Babam artık yeterin­ce çalışamıyordu yorgun ve hastaydı.

Sonraki yıl okulların kayıt dönemi gelmişti ve ben sabırsızlanıyordum. Babam, anneme şunları söyledi. Artık köyden Adıyaman’a yerleşelim, bir gecekondu yapalım. Siz Abdurrahman’la o gecekonduya yerleşin, ben de ortanca kız, gelinim ve küçük oğlumla beraber hasadı kaldırıp ekimin sonuna doğru geliriz. Bu önemli bir gelişmeydi. Küçük erkek kardeşim dört yaşındaydı ve yeni sütten kesilmişti. Ablam, yengem, babam ve küçük kardeşim hasat için köyde kalacaklardı. Babam henüz yerleşimin olmadığı ve üç beş evin olduğu yeni yapılaşma dönemindeki Adıyaman varoşunda 200 metrekare arsa aldı. Arsa sahibinin kızıyla da yarı şaka yarı ciddi beşik kertmesi yaptılar beni. Arsaya para ödeyerek aldığımız gibi, daha sonra kızına da başlık parası verdik.

1970’li yıllar, Türkiye’de kırsaldan kentlere orantısız biçimde göçlerin yaşandığı dönemler­dir. İş ve aş umuduyla milyonlar kentlere akın ediyor ve her gece bir mahalle kuruluyordu. Gece diyoruz çünkü adından da anlaşılacağı gibi gecekondularda mahalle halkı kolektif bir çalışma yapıyor, hep birlikte inanılmaz bir per­formansla evler dikiyorlardı. Bizim gecekondu­nun yapılış şekli de zihnimde hâlâ çok canlıdır. Babam 1968 yılının eylül ayının başlarında bu yeni yapılanmakta olan Varlık mahallesinde ak­şam saat yedide, mahalledeki sekiz on kişi ile imece usulü tek göz odayı yapmaya başladılar. Ertesi sabah saat yediye kadar üzerini toprak örtüp ufacık bir eve çevirdiler. İçeriden çamurla sıva yaptılar. Yani altı toprak üstü toprak bir oda idi. Evin iki penceresi ardı. Pen­cere yerlerine mat renkli naylon yerleştirdiler. Bir de kul­lanılmış eski kapı bulup monte ettiler. Gecekondu adının buradan geldiğini böylece öğrenmiş oldum. Geceleri zabıta­lar görev yapmadığı için akşam yedi sabah yedi arasında evi yapıp bitirmek zorundalarmış. Bahçeye de adının abdestha- ne olduğunu öğrendiğim bir tuvalet yaptılar. Böylece yedi yaşımda ilk defa bir tuvalet görmüştüm.

Ertesi gün babamla çarşıya gittik. Kap Camiinin önünde körüklü fotoğrafçıdan beyaz yakalı siyah önlüklü okula kayıt fotoğrafı çektirdim.

İ
Hayatının ilk fotoğrafı (1968)

Bir de tıkır adı verilen naylon ayakkabı ile okul çantası aldık. Ama babamın cebindeki paranın hepsi bitmişti. Çantamın içine ne bir kalem, ne bir silgi, ne bir kitap, ne de bir defter alamadı. Boş çantayla beni okula götürdü ve kaydetti. Bana; “Oğlum, para bitti. Ben köye gideceğim bir beş on gün sonra geleceğim ve sana ne eksikse alacağım merak etme” dedi ve gitti. Annemle ben yalnız bu varoş mahallesinde dört duvar arasında kalmaya başladık. Adıyaman’da tek gözlü gecekonduda inanılmaz mücadeleme, yaşama, olumsuzluklara karşı direnmeye ilk adımlarımı atmaya başlıyordum. Anne Güley Hanım tütüncülükte “saplama” ve “ırgatlık” olarak bilinen pamuk toplama gibi gündelik işlere gitmeye başladı. Benim ilkokul
günlerim de deftersiz, kalemsiz ve kitapsız olarak devam ediyordu. Okulun ilk günü baktım ki sınıfımdaki herkesin defteri, kitabı, kalemi her şeyi var. Neyse dedim babam da bana alacak on gün sonra. Hele ilk okuma kitabındaki Ali Baba’nın Çiftliği sayfası çok güzeldi. Kuzuların, ineklerin, horozların resimleri vardı. Bir gün sıra arkadaşımın ilk okuma kitabını alarak içindeki resimlere bakıyordum. Ancak bakarken yanlışlıkla sayfanın ucu buruşmuştu. Ağladı ve “benim yanımda bir daha oturma” dedi. Ben de sonraki günlerde başka yere geçtim. Ancak herkes yazıp çiziyordu ben ise sadece seyrediyordum. Ben de «Madem defterim kitabım yok o zaman ben de öğretmeni pür dikkat dinleyeyim işlenilenleri unutmayayım” diye çabalıyordum. Bunun bana ileriki hayatımda çok faydası olacaktı. Fazla çalışmadan sadece dersleri derste dinleyerek çok iyi notlar alacaktım. Ancak üç hafta geçmesine rağmen babam köyden hâlâ dönmemişti. Annemin günlük kazancı olan altı yedi lira ile ancak ekmek, ayran ve bulgur alabiliyorduk. Yani günlük masrafımıza yetiyordu. Ben de boş çantayla okula gitmeye devam ediyordum. Bu durum canıma tak etmişti ama nasıl olsa okula gidiyordum önemli olan oydu, boş çantayla da olsa gidiyordum. Bir gün okul ihtiyaçlarımın alınması için anneme blöf yapmaya karar verdim. Akşam okuldan eve döndüğümde çantamı çulun üzerine fırlattım. “Aney ben artık okula gitmeyeceğim” dedim. Annem bu hareketime çok kızdı. “Senin için düzenimizi bozduk, köyden taşındık öyle delilik yapma, döverim” diye çok sert karşılık göstermişti ve blöfüm tutmamıştı. Yufka ekmek, pekmez ve ayrandan oluşan akşam yemeğimizi yedik. Annemin bir huyu da vardı ayranımız hiç bitmiyordu. Çünkü sürekli su katıyordu. Beyaz su, pekmez ekmek yiyorduk çoğu zaman. Pekmez de Kayatepe köyündeki dedemin bağından toplanan üzümlerden yapılırdı. En lüks yemeğimiz ise bulgur pilavı ve soğandı. Ertesi gün okul dönüşü eve geldiğimde annem akşam benim o söylediklerimi düşünmüş olmalı ki bana bir iş bulmuştu. Anam bana, “Oğlum sana bir iş buldum, sabahları öğlene kadar halka tatlı satacaksın, öğleden sonra da okula gideceksin” dedi. Bana tatlı alacağım ustanın yerini öğretti. İlkokula başlayalı yaklaşık bir ay olmuştu, yaşım yediydi. Sabah beşte annem tatlı satmam için kaldırdı beni. Heyecanlıydım hemen zıpladım. Tanyeri yeni ağarmıştı. Ustanın evine gittim. Benim yaşlarımda dört çocuk daha oradaydı. Ustam tatlı yapıyordu. Sabah sabah o kadar güzel bir koku geliyordu ki… Bana bir tepsi içinde 25 tatlı verdi, tanesi 20 kuruş dedi ancak 25 kuruşa satacak ve tatlı başına 5 kuruş kazanacaktım. Biz çocuklara da hemen orada birer tatlı bedava verdi. “Bunu benim yanımda yiyin, bu sizin göz hakkınız” dedi. Her sabah bize göz hakkı olarak bir tatlı veriyor ve biz onun yanında yiyorduk. Ustam herkese bir satış mıntıkası belirlemişti. Bana sen hayvan pazarına gideceksin dedi. “Tatlı, tatlıı, gevrek tatlııııı” diye bağıracaksın dedi. Göz hakkım olan tatlıyı yedikten sonra tatlı tepsisini başımın üzerine yerleştirdim ve hayvan pazarına doğru gittim. Sabahın altısında satışa başladım yedi buçuğa doğru ancak yedi sekiz tatlı satabilmiştim. Öğlene kadar bitiremezsem okula gitmeyecek, akşama kadar satacaktım. Tam o sırada başımın üzerinde tatlı tepsisi bir atın satılmasının pazarlığını seyre daldım. Elini birbirine vermiş iki kişi sürekli ellerini sallıyorlardı ve sonunda anlaşarak tutuştukları ellerini bıraktılar. Bu pazarlığın olumlu sonuçlanmasından ve atın satışından sonra bu satışı kutlamak amacıyla atın sahibi, oradaki beş kişiye tatlı ısmarladı. Bana “tatlıcı gel” diyerek seslendiler. Her biri, üç dört tatlı yedi ve benim tatlılarım bitmişti. Saat sekiz olmuştu ve ben 125 kuruş para kazanmıştım. Derhal tatlıcının yanına giderek beş lirayı teslim ettim ve hemen çarşıya gittim. İlk işim kendime Ali Baba’nın Çiftliği resimlerinin olduğu ilk okuma kitabını aldım. Eve gidip doya doya o resimlere bakmak için sabırsızlanıyordum. Yıl 1968 ve fiyatını hiç unutmuyorum 90 kuruş idi. 10 kuruşa ise okulda bir çocuk bana üç beş tane leblebi şekeri vermişti. İlk defa böyle bir şey yemiştim ve tadı damağımda kalan bu leblebi şekerinden almıştım. Leblebi şekerimi yiye yiye, bir elimde de boş olan tatlı tepsimi sallaya sallaya mutlu bir şekilde üstü toprakla kaplı dört duvar olan gecekondumuza doğru yol alıyordum. Yıllar sonra “Züğürt Ağa” filminin sonunda Şener Şen’in boş çiğ köfte tepsisini sallayarak evine gitmesi gibiydi. O sahneyi izlerken hep o günümü hatırlarım. Eve gittiğimde geri kalan 25 kuruşu anneme verdim. 90 kuruşa aldığım kitabı gösterdim “10 kuruşa da leblebi şeker aldım” dedim. Ancak neden beş kuruşluk değil de on kuruşluk leblebi şekeri aldım diye bana kızdı. Bir daha fuzuli para harcama dedi ama “leblebi şekerinden biraz bana da ver” demeyi unutmadı. Artık her gün akşam gaz lambasının çırasını çok aza indirip karanlığa gömülüp yatıyorduk. Annem her sabah beşte beni kaldırıp halka tatlı satmaya gönderiyordu. İlk zamanlar büyük bir heyecanla işe gidiyordum. Kış gelince babam ve küçük kardeşim de geldiler köyden. Bu arada diğer ablam da evlenmişti. Artık annem babam ve küçük kardeşimle birlikteydik. O günden sonra ağanın köyünü terk ettik ve Adıyaman’daki gecekondumuza tamamıyla yerleştik. Birkaç ay sonra en küçük kız kardeşim doğdu. Adıyaman günlerimiz devam ediyordu. Her sabah beşte uyanıp, soğuk kış günlerinde Adıyaman sokaklarında tatlı satmak, sonrada okula gitmek beni inanılmaz biçimde yoruyordu. Artık tatlı satma heyecanım gitmişti.

Kışın soğuk olduğu için sabah beşte uyanmakta zorluk çekiyordum. Çünkü evimiz çok soğuktu ve ben yorganın altından çıkmak istemiyordum. Ben babamla, kardeşimse annemle yatıyordu. Beni zorla kaldırıyorlardı, ben ise hiç kalkmak istemiyordum, çünkü çok soğuktu. İşe ilk gittiğim zamanlardaki gibi heyecanlı da değildim, çünkü artık yorulmuştum. Ben artık o soğukta tatlı satmak için sabah beşte kalkmak istemiyordum. Düşünün yedi yaşındasın, sabahın beşi buz gibi oda, pencereleri naylonla kapalı tahta kapılı dört duvar. Babamla beraber sıcacık kucağında yatıyorum. Önceleri okul ihtiyaçlarımı karşılamak için para kazanmak zorundaydım ve çok heyecanla kalkardım. Artık okul ihtiyaçlarımı almıştım dolayısıyla o soğukta sıcak yorganımın altından kalkmak istemiyordum, ama mecburdum. Ailem istiyordu çünkü her gün eve 125 kuruş getiriyordum. Hatırladığım kadarıyla ağabeyim bahara doğru askerden geldi ve hemen bir iki ay içerisinde devlet dairesinde işe girdi. Bize biraz yardım etmeye başladı fakat o da evliydi ve bir çocuğu vardı.

Soğuk kış günleri sonrası ve devamında birinci sınıfı başarıyla geçmiştim. Yaz tatili boyunca da tatlı satmaya devam ettim. Önümüzdeki yıl ben ikinci sınıfa başlayacaktım, kardeşim de birinci sınıfa başlayacaktı. Ancak babamın ikimizi okula gönderme ihtimali yoktu. Bu nedenle ağabeyim ikimizi de yatılı bölge okuluna yazdırdı. İkimiz birden yatılı okula başladık.

İki kardeşin yatılı okul serüveni başlamıştı. Her şeyimizi devlet karşılıyordu. Üç öğün ne demekmiş okulda öğrendik. Yatılı okulda üç öğün yemek veriliyordu. Öğlen ve akşam yemeklerimizde et de vardı. Daha önce bayramdan bayrama et görürken artık her gün etli yemek yiyorduk. İkinci sınıfın sömestr tatilinde eve geldiğimizde yeni bir geçim kapısı ortaya çıkmıştı. Gecekondu mahallesinin diğer çocuklarının Jandarma Alay Komutanlığının çöplüğünden ekmek toplayıp eve götürdüklerini ve aynı zamanda tam yanmamış kömür parçalarını toplayıp demircilere, kalaycılara sattıklarını öğrendik. Ben ve kardeşim de çöplüğe gitmeye başladık. O kış günlerinde çöplüğün karşısında diğer çocuklarla bekliyorduk. Çöpler dökülür dökülmez de temiz ekmek ve iyi kömürleri kapmak için yarış halinde çöplüğe koşuyorduk. Ekmekleri toplayıp eve götürüyorduk, yemek bulaşmış ıslak ekmekleri kesip kurutup o yıl almış olduğumuz küçük ineğimize yediriyorduk. Kuru olan temiz ekmek parçalarını ise ailecek evde yiyorduk. Anam yufka ekmek yapıyordu ama somunun tadı başkaydı. Kaliteli tam yanmamış kömürleri ise toplayarak poşetlere doldurup demirci ve kalaycılara üç beş liraya satıyorduk.

Kader bu ya. O yoksulluğun çıkmaz sokaklarında birlikte koştukları, yarıştıkları, arkadaş oldukları beşik kertmesi Zeynep Hanım da bu yarışılan çocuklar arasında idi. Ama o bize göre daha şanslı idi. Çünkü o topladığı ekmekleri ineklerine vermek için topluyordu. Onun anne ve babası tekelde işçi olduğu için somun alacak paraları vardı. İlerde evlenerek mutlu bir evliliğin ve efsane bir başarının gerçekleşmesini birlikte başaracaklardı.

Bir gün çöplüğü eşelerken tırnağıma kıymık battı. Çok acımasına rağmen gidip o kömürleri dört liraya sattım. Parayı anama verdim. Babam bu manzarayı gördüğünde yüzünde bir üzüntü gölgesi belirdi, ama ben eve katkım olduğu için çok mutlu olmuştum. Soğuk bir gündü. Ellerim kömür tozundan siyahlaşmıştı. Babam önce küçücük ellerimi o nasırlı ellerinin arasına aldı ve “oğlum donmuşsun” dedi. Nasırlı elleriyle ellerimi nefesi ile üfleyerek ısıtmaya çalışıyordu. İnanın o nefesin sıcaklığı sanki ellerimden kalbime, oradan bütün vücuduma yayılıyordu. Çünkü babamı çok seviyordum. Sonra tırnağıma girmiş olan kıymığı çıkarttı. O gece yine babamın kucağında uyudum. Gece babam, anama “çocuklar artık çöplüğe gitmesin” dedi. Ancak bu kararı uygulamak mümkün olmadı. Anam “bak” dedi, “bugün her biri eve dört lira para getirdi kötü mü? Sen çalışamıyorsun yarın bir gün çocuklar baba para ver püsküüt alacağız deseler bir püsküüt parası verecek paran bile yok. Hırsızlık yapmıyorlar ya”, dedi. Biz o sömestr tatilinde bütün günlerimizi kardeşimle beraber çöplükte geçirdik. Artık alışmıştık. Okul zamanı cumartesi, pazarları eve geldiğimizde de çöplüğe gider ekmeğimizi çöplükten çıkartırdık. Bu arada yaz tatillerinde İl Jandarma Alayının çöplüğüne ek olarak ayakkabı boyacılığı, bulaşıkçılık, mahalle aralarında dondurma satmak, kavun-karpuz indirme yükleme işlerini de yapıyorduk. Hatta bir gün karpuz indirirken iki tanesini düşürdüm ve çatladılar. Karpuzların sahibi indirme parası yerine o düşürdüğüm iki karpuzu verdi bana. O gün eve para yerine o iki karpuzu götürdüm ve bugünkü kazancım bu iki karpuz dedim. O çatlak karpuzları ailecek yedik.

Gecekondu evimizde gece yatarken üstü toprak olduğu için yağmur yağdığı zaman gece üzerimize damlayan yağmur suları yüzümüze çarpınca uyanırdık ve o damlayan yerin uzağına yatağımızı çekerdik. Yağmur damlayan yere tencere koyardık. Damlayan yağmur “tın tın” ses çıkarırdı ve o ses bize ninni gibi gelirdi. Sonra da damdaki toprağı pekiştirmek için silindirle ezmek gerekirdi. Yöresel ağızla loğlomak denen o işi de ben yapardım. Çünkü babam hastaydı ve o yapamazdı. Bu arada aynı odada buğday bulgur gibi zahiremizde olduğu için farelerin onları yerken kıtır kıtır çıkardıkları sesleri de duyardık. Bu sesler yağmur tıngırtısına ayrı bir melodi katıyordu. Ama alışmıştık.

Yatılı Bölge Okulunda iyi gitmeyen işler de vardı. Her ne kadar üç öğün yemek yiyor olsak da şartlar çok kötüydü. Yatakhanemizde ne soba ne de kalorifer vardı. Koğuşlarda yaklaşık 30 kişi kalırdık ve nefesimizle birbirimizi ısıtırdık. Bu arada bitlerle de arkadaş olmuştuk. Yatmak için batta­niyeyi kaldırdığımızda döşekte ve yastıkta sürüler halinde bitleri görürdük ama kardeş kardeş yatardık onlarla. Bitlerle mücadele için havanın iyi olduğu güneşli günlerde sabahtan biz öğrenciler küçük boyumuzla döşeklerimizi ve battaniye­lerimizi okul bahçesine çıkarırdık. Okul idaresi tarafından yataklarımıza ve battaniyelerimize DDT serpilirdi. Akşam üzeri dersimiz bittiğinde döşek ve battaniyelerimizi bah­
çeden alıp ranzamıza sererdik. DDT kokan yataklarımıza sarılıp yatardık. Hafta sonları eve gittiğimizde anam bizde bit olduğunu bildiği için evimizin önündeki boşlukta bizi soyardı. Atletimizi iç çamaşırımızı çıkartıp bit sürülerini bize gösterip “görüyor musunuz?” derdi. Sonra da bunla­rı kaynayan kazana atıp kaynatırdı. Bizi de çok sıcak suda yıkar ve haşin bir şekilde keselerdi. Sanki bitleri derimizin altından çıkaracakmış gibi keselerdi. Bu arada bilmiyorum ama kardeşimle ya uyuz olduk ya da bitlerden dolayı bir kaç ay boyunca sırtımız çok fena kaşınmaya başladı. Tatilde eve gittiğimizde yan yana yüz üstü yatıp babamda ortamızda oturup nasırlı avuçlarıyla sırtımızı sıvazlardı. Çok tatlı bir kaşıma şekliydi.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi okuldaki ekmeğimizin yapıldığı unlarda “un biti” denilen bir böcek türemişti. Önce bu unlar için imha kararı alındı. Bu nedenle okul idaresi depodaki bütün unları imha etmeyi düşünerek önce bir kamyon unu çuvallarıyla beraber Göksu Nehri’ne döktüler. Fakat herhalde yerine un alma hakkı olmadığı için kalan unları imha etmekten vazgeçip bize yedirmeye başladılar. Artık böcekli unlardan yapılmış ekmek somunlarını yemek zorundaydık. Öyle ki pişmiş ekmek somunlarının üzerindeki bitler, ramazan pidelerinin üzerindeki pişmiş susam gibi görünüyordu. Somunun içinde ise sürü halinde yakalanan böcekler kavurma topağı gibi bir görüntü veriyordu. Yatılı Bölge Okulunda geçen ilk ve ortaokul süresinde bitlerle yaşamak adeta hayatımızın bir parçasıydı.

Adıyaman Yatılı Bölge Okulunun ilkokul bölümünü birincilikle bitirdim. İlkokuldaki hayatımda hep sınıf birincisiydim. Okulun tiyatrosunda görev alıyordum, bando takımının şefiydim. 23 Nisan’da çocuklara sembolik olarak verilen makamlarda ben de bir günlüğüne Adıyaman valilik makamına oturdum.

Adıyaman Valilik Makamı (1973)

Bir günlük vali makamlığında oturmam, okuma yazması olmayan annem ve babamı çok gururlandırdı. Bu arada köylülerimizden istekler bile aldım, hatta “köyümüzün yolunu yap” diyenler bile oldu. Yatılı Bölge

 

Okulunun kantinini ben işletiyordum. Karşılığında istediğim ürünlerden bir tanesini alma hakkım vardı. Ben çok sevdiğim için çoğunlukla bir gofret alır ve yerdim. Okul kantininde gofret, bisküvi, portakal ve elma satıyordum. Akşam da hasılatı sorumlu öğretmene verirdim. 1973 yılında ortaokula başladım. Ortaokul birinci sınıfı geçip yaz tatiline geldiğimde yine çalışmaya başladım. Ağabeyim Adıyaman’da bir hanın üstünde bulunan Gülbahar Otelinde bana iş buldu. Orada hem müşterilerin kaydını yapmak, hem de temizlikçi kadına yardımcı olmak görevim vardı. Bu arada orada çalışma saatlerim çok ağırdı. Sabah sekizde gidip gece on birde gelirdim. Her gün akşam otelin terasında bulunan yaklaşık yirmi tane karyolaya döşekleri serer, yastık ve yorganlara nevresimleri geçirip hazırlardım. Daha çocuk olduğumdan dolayı döşekler yerde sürünürdü. Gece saat on gibi terasta yatanları görünce benimde uykum gelir onlara özenirdim. Bir gün otelin sahibi Nedim Amca bana tuvaletleri yıkamamı ve “Vim”lememi söyledi. Ben fırça ve “Vim”i aldım hiç istemediğim halde önce “Vim”i döktüm tuvaletin taşlarına sonra fırçalamaya başladım. Ağlamamak için zor tuttum kendimi, “Vim”in kokusu burnumun direğini sızlattı ve gözyaşlarım boşalmaya başladı. Bir yandan ağlıyor bir yandan da tuvaletleri fırçalıyordum. O akşam eve gittiğimde aileme anlattım ve bir daha otele gitmek istemediğimi söyledim. Bana bu işi bulan ağabeyim de o akşam bizdeydi ve benim bu davranışıma tepki gösterdi. Yeri gelince tuvalet de temizleyeceksin sana müdürlük mü bulayım dedi. Çaresiz bir buçuk ay daha otelde çalışmaya devam ettim ve sonra ayrıldım. Tatilin geri kalan kısmında sokak aralarında dondurma satmak dahil pek çok değişik iş yaptım. Derken bir yaz daha bitti ve ortaokul ikinci sınıfa başladım. Ortaokul ikinci sınıfın sömestr tatilinde eve geldiğimde beni bir sürpriz bekliyordu. Ailem “seni nişanlayacağız” dedi. Daha önce yarı beşik kertmesi olan ama benim inanmadığım bir şey gerçek oluyordu. Ben daha küçük olduğumu nişanlanmak istemediğimi söyledim. Hâlen de inanamıyordum. Ama her şey hazırmış bana nişan yüzüğü ve saat aldılar, tatlılar yendi. Ben artık nişanlıydım. Ancak çocuk olduğumdan dolayı yüzük büyük geldiği için parmağıma takmak yerine sandığa koyup sakladılar. Sırtıma ağır bir yük binmişti. Ortaokulu bitirince beni evlendireceklerdi. Ben ise on dört yaşında evlenmek istemiyordum. İleride ortaokulu bitirip Astsubay Hazırlama Okuluna girince orada evlenmek yasak olduğundan dolayı evlenme tarihimi ertelediler. Bu durum beni mutlu etmişti. Nişanlım da mahallenin en güzel kızlarından biriydi. Ancak dünyanın en güzel kızı da olsa henüz evlenmek istemiyordum. Bana çok zor ve korkutucu geliyordu. Babasının işçi olmasına rağmen yakında tarlaları, koyunları ve inekleri vardı. O da boş durmaz devamlı çalışırdı. Genelde de gecekondu bölgesinde kendi koyunlarına ve ineklerine bakardı, yani bir nevi çobanlık yapardı.

Ortaokul ikinci sınıfı da birincilikle geçtim ve yaz tatili için eve geldim. Yaz aylarında yine haçlığımı kazanmak ve aileme yardım etmek için çalışmak zorundaydım. Adıyaman Ulu Caminin önünde yevmiye ile çalışacak hamal ve işçiler beklerdi. Ben de günlük iş bulmak amacı ile buraya gitmeye karar verdim. Ertesi sabah beş buçukta Ulu Camiye gidip beklemeye başladım. Henüz ortaokul ikinci sınıf öğrencisi bir çocuk olduğum için kimse beni seçmedi. Çünkü onlara çalışacak güçlü kuvvetli işçiler lazımdı. Saat yediye kadar bekledim. Kimse beni seçmeyecek diye düşünürken soyadı KALE olan bir müteahhit geldi. Benimle beraber iki tane yevmiye işçisi kalmıştı. Onları seçti sonra bana baktı ve dedi ki “sen çalışamazsın”. Ben de dedim ki “sen benim cüsseme bakma ben çok çalışkanım ve güçlüyüm” dedim. O iki kişiyle giderken dönüp arkasına bakıp “hadi sen de gel” dedi. Böylece Adıyaman Stadına gidip toprak taşıdım. Ancak üç gün dayanabildim. Gerçekten zor bir işmiş. O adam bu çalıştığım süre boyunca tam yevmiye verdi. Sonra anam dedi ki “Çukurova’ya git”. Mahalleden Çukurova’ya ırgat için adam aranıyordu. Bu sefer de bu işe babam razı olmadı. Babam dedi ki; Gavur Dağı’nda her yıl ırgat taşıyan bir kaç kamyon devriliyor ve bir çok ırgat hayatını kaybediyor. Benim zaten dokuz tane evladım öldü, artık bu yaşta evlat acısına dayanamam o yüzden kesinlikle göndermek istemiyorum. Birkaç gün sonra Adıyaman merkez köylerinden biri olan Osman Ağa’nın köyüne ırgat olarak pamuk çapalamaya gittim. Her sabah traktör gelip bizi mahalleden alıp götürürdü. Bu iş de gerçekten çok zordu. Hiç unutmam bir gün pamuk çapalarken korkunç derece susuzluk çektim. Yorgunluktan ve susuzluktan ırgat kafilesinin çok gerisinde kaldım. Bu şekilde yavaş yavaş yürürken bir sazlıkta ufak ufak yosunlu su birikintileri gördüm. Hemen bir su birikintisine doğru yüzüstü yattım ve tam içmeye hazırlanırken bir kurbağa korkup kaçtı. O kurbağaya rağmen ben o küçük su birikintisini içerek bitirdim ve ağzımdaki yosunları sildim. Sanırım kurbağanın hakkını içmiştim. Sonra Aslanoğlu köyünün girişinde kafileye yetiştim ve köyün çeşmesinden kana kana su içtim. Pamuk tarlalarında, inşaatlarda çalıştım. Böyle işlerde çalışarak ufak tefek harcıklar çıkardıktan sonra yaz bitti. Ortaokul üçüncü sınıfa başladım.

1976 yılında Yatılı Bölge Ortaokulunu birincilikle bitirdim. Yaz ayında Astsubay Hazırlama Okullarına ve Polis Kolejine giriş sınavlarına müracaat ettim. Ortaokulda üç yıl içinde sadece fen bilgisi ve tarih dersimizin öğretmenleri branş öğretmeniydi. Diğer bütün derslerimize boş geçmesin ve diploma verilsin diye ilkokul öğretmenleri gelirdi. Kendileri de her fırsatta sırf ders boş geçmesin diye geldiklerini söylerlerdi. Yabancı dilimiz Fransızca idi, ancak hiç Fransızca öğretmenimiz de olmadı. Kısacası hiç matematik, yabancı dil ve Türkçe dersi görmemiştim. Ancak bu şartlar altında ortaokulu birincilikle bitirmiştim. Bu arada ortaokulu bitirdiğim yaz ayında yine kendime iş aradım ve bir bakkaliyede iş buldum. İşim üç tekerlekli bisiklete meşrubat kasalarını yüklemek ve Adıyaman’daki kahvelere ve bakkallara dağıtmaktı. Bu iş çok hoşuma gitmişti. Çünkü hem bedava bisikletim olmuştu hem de çalışıyordum. Bu arada sınav müracaatlarımdan biri olan Polis Kolejinden bana ve sınıf arkadaşım Nihat YILDIRIM’a haber gelmiş ve Adana’da sınava girmemiz gerektiği bildiriliyordu. Çalıştığım bakkaliyeye Adana’daki fabrikadan meşrubat getiren kamyon, boş kasaları alıp geri fabrikaya dönüyordu. Adana’ya gitmek istediğimi bilen şoför bana ve sınıf arkadaşım olan Nihat YILDIRIM’a bir teklif getirerek, «siz kamyonu yükleyin ben de sizi Adana’ya bedava götüreyim” dedi. Biz de ertesi gün Polis Koleji sınavına gireceğimiz için bu teklifi kabul ettik. Kasaları yükledikten sonra akşam dokuz buçuk sıralarında arkadaşımla beraber şoförün yanına binerek Adana’ya doğru yola çıktık. Gece yarısı Gavur Dağı’na yaklaştık. Ben ve arkadaşım uyuklamaya başladık. Hem yorgunduk hem de hemen o sabah Polis Koleji sınavına girecektik. Ancak kamyon şoförü bize «uyumayın, siz uyuyunca benim de uykum geliyor” kaza yaparım dedi. Dahası uykusunun gelmemesi için de «sırayla sabaha kadar türkü söyleyeceksiniz, yoksa sizi Gavur Dağı’nda bırakırım” dedi. Ona sabah Polis Koleji sınavına gireceğiz dememize rağmen ikna edemedik, az olan repertuvarımızı sabah beşe kadar arkadaşımla değişimli olarak icra ettik. Sabah beş buçuk gibi Adana otogarına yakın bir yerde indik. Uykusuz bir şekilde sabah sekizde gidip sınava girdik ve sonuç olarak sınavı geçemedik. Bu arada ben daha sonra girmiş olduğum Elektronik Astsubay Hazırlama Okulunu kazandım. Rapor almak için tek başıma çok az bir parayla Ankara’ya geldim. Ulus Rüzgârlı Sokaktaki Gönç Palas diye çok ucuz bir otelde kaldım. Ekmek ve domates dışında başka bir şey yeme lüksüm yoktu. Rapor almak epey uzun sürüyordu. Her gün yürüyerek GATA ve Mevki Hastanesine gidip geliyordum. Yürüyerek gidip gelirken Rüzgârlı Sokağın köşesindeki Uğrak Lokantasında ilk defa şişlere takılmış dönerek kızartılan tavuk gördüm. Akşamları dönerken onları seyreder, ancak yiyecek param olmadığı için otele gider ekmek domates yerdim. Nihayet raporu aldım ve Elektronik Astsubay Hazırlama Okuluna kaydımı yaptırdım. Dört yıl sürecek askerî bir okula kaydolduğum ve burada evlenmek de yasak olduğu için çok sevinmiştim. Ancak daha sonra olaylar hiç de benim tahmin ettiğim gibi gelişmedi.

1976 yılının Eylül ayında Elektronik Astsubay Hazırla­ma Okuluna başladım. Birinci dönemin sonunda aldığım karnede birinci sınıfın birincisi olduğumu öğrendim. Tatil dönüşü bana birinci sınıfların başçavuşluğu rütbesini taktı­lar. Okula ait unutamadığım önemli bir anım tarih dersi öğ­retmenimiz olan Binbaşı İbrahim BÜYÜKDEĞİRMENCİ ile ilgilidir. İlk yazılılarımızdan biri olan tarih dersinden sınav sonucunu öğretmenimiz okurken beni ayağa kaldır­dı ve “aferin on” dedi. Arkasından da “eğer böyle gidersen okulu bitirirken bir saati hak edersin” dedi. Gerçekten de öğretmenimin bu öngörüsünü bos çıkarmadım. Üç yıl bo­yunca sınıf birincisi oldum ve sonunda okulu birincilikle bitirdim. Dönemin Muhabere Okul Komutanı Tuğgeneral Lütfü SEL diploma töreninde bana bir saat hediye etmişti.

Bu arada Astsubay Hazırlama Okulunu okurken de yaz tatillerinde yine harçlığımı çıkarmak için çalışmak zorundaydım. İlk sene Türkiye Petrollerinde çalıştım. Burada şu anda Adıyaman Sıtma Savaş Derneğinde çalışan Ahmet YILMAZ’la beraber çalıştık. Bu değerli arkadaşımla ekmek, soğan ve domatesten oluşan azığımızı paylaşmışlığımız dimağımda her zaman güzel bir anı olarak kalmıştır. Kendisini her zaman sevgiyle anmısımdır. Yine o yıl da harçlığımı çıkartmıştım.

Ortaokulu bitirdiğim yıl nişanlım boy atmış tam bir genç kız olmuştu. Ailesi “bizim kızımız daha dört sene bekleyemez, ya alın ya da vazgeçin” diye baskı yapmaya başlamıştı. Ancak nişanlım beni ölesiye seviyordu, hem de nişanlısından ayrılmak Adıyaman’da hiç iyi bir gözle değerlendirilmezdi. Artık birbirimize mecburduk. Astsubay Hazırlama Okulunu bahane ederek ilk seneyi atlattım. Ancak ikinci sınıfın yaz tatilinde Adıyaman’a geldiğimde tekrar büyük ısrarla karşılaştım. Evlilik baskısı giderek artıyordu. Bütün bunları bildiğim için okulun tatil olmasını hiç istemiyordum. Bir yandan nişanlımın ailesi, öte yandan da ailem düğün olması için sürekli baskı yapıyordu. Nişanlımda bu durumdan çok huzursuz ve üzgündü. Bir de bunlara mahallede dolaşan nişanlın astsubay olacak ve senden vazgeçecek söylentileri eklenince durum iyice içinden çıkılmaz bir hâl alıyordu.

1978’in yaz ayında da bir süre Türkiye Petrollerinde, bir süre de Adıyaman Kalesinde Ahmet YILMAZ’la beraber garsonluk yaptık. Adıyaman Kalesinde garsonluk yaparken gece saat bir buçuk iki gibi eve geliyordum. Nişanlımla evlerimiz karşılıklı olduğu için nişanlım her gece beni beklerdi. Ben sokağa girer girmez ayak seslerimden benim geldiğimi anlar ve hemen pencerenin kenarına gelirdi. Camı tıklatırdı ve penceredeki tel örgü arasından konuşurduk. Bir gün tel örgüler arkasında çaresizliğimizi konuşurken birisi bizi görmüş ve nişanlımın babasına söylemiş. Zavallı nişanlım babasından bir güzel dayak yemişti. Çünkü o devirde nişanlıyla konuşmak yasak ve ayıptı.

Annemle babam evlenmem konusunda beni ikna etmek için muska yapmaya karar verdiler. Gece aynı odada yattı­ğımızdan dolayı aralarındaki konuşmaları duydum. Benim uyanık olduğumu bilmeden konuşmalarına devam ettiler ve yaptıkları muskayı çayıma koyarak içirmeye karar verdi­ler. Anam genelde kahvaltı hazırlamazdı ve o gün kahvaltı hazırladı. On beş tane zeytin alınmıştı. Normalde bizim millî kahvaltımız pekmez ve ekmekten oluşurdu. Annem de kahvaltı hazırlamak yerine, “pekmez orda, ekmek orda, alıp yiyin” derdi. Anam, babam ve ben kahvaltı etmek için yer sofrasına oturduk. Annem bana bir bardak çay doldurarak içmemi söyledi. Ben de “çay sevmem, içmem” dedim. Ben içmemekte ısrar edince anamla babamın göz göze geldik­lerini ve üzüldüklerini görünce çayımı içtim. İçimden de gülerek bana etki etmez zaten, evlenmem mümkün değil diye geçirdim. Bir hafta sonra benim fikrimde değişiklik olmadığını görünce başka hocadan muska yaptılar. Tabi bu arada bu muska işine ağabeyim ve baldızım da dâhil olmuş­tu. Her yerimden muska çıkıyordu ama benim fikrim bir türlü değişmiyordu. Hâlâ gülerim. Bundan bir kaç yıl önce annem Ankara’ya bizi ziyarete geldi. Eşimin söylediklerini dikkate almamı kendi kültürüne göre çok tuhaf buldu ve bana sitem etti. Ben de ona “eşimi sevmem için bana çok muska yaptınız, ondan bu kadar çok seviyorum” diyerek şaka yollu takıldım. O da bu şakada benden geri kalmaya­rak “ben sana bu kadar sev demedim ki”, dedi. Ben de ona “o zaman dozunu ayarlasaydınız, o kadar severdim” diye cevap verdim.

Bu zorluklar içerisinde askerî okulun ikinci sınıf yaz ayını da evlenmeden atlatabildim. 1979 yılında Astsubay Hazırlama Okulunu birincilikle bitirdim.

Bu arada üçüncü sınıfı bitirdiğimiz yıl mesleki branş­larımızın belli olması gerekiyordu. En çok istenilen branş, sıhhi cihaz tamir teknisyenliği idi. Bu sene sadece dört kon­tenjan vardı ve kura çekildi. Bu branşın kurasını çeken dört kişi GATA’da staj yapacaktı. 182 mevcudumuz vardı ve ben o dört kontenjandan birini kurada çektim. Bu kura ile ka­derim de değişmeye başladı.

Bu üçüncü senenin yaz tatilini de büyük baskı ve zor­luklar altında evlenmeden atlatabildim. Bu atlatma bana babamdan yediğim ilk tokada da mal olmuştu. Ayrıca staja başlayacağım için yaz tatilimin çok kısa olması da bu konu­da bana çok büyük avantaj sağlamıştır.

Elektronik Astsubay Hazırlama Okulu Mezuniyet Töreni, birincilik ödülünü Tuğg. Lütfü SEL’den alırken (1979)

 

 

Son sınıfı bitirmeden bir ay önce ailem telefonla ve mektupla geliş tarihimi ısrarla soruyordu. Nedenini bildiğim için sürekli geliş tarihimi netleştirmiyordum. En sonunda çaresiz geleceğim tarihi bildirdim. Hiç unutmuyordum bir Cuma günüydü. Benim tahminime göre gittiğimden iki üç hafta sonra beni evlendirecekleri yönündeydi. Ama öyle olmadı. Aksam üzeri Adıyaman’a vardım ve elimde valizimle mahalleye doğru yürümeye başladım. Mahalleye iki üç yüz metre kala bir davul sesi duydum. Mahallede bir düğün vardı. Merak ettim acaba benden önce kim evleniyor diye. Sonra bana doğru yürüyen bir çocuğa düğün kimin diye sordum. Çocuk beni tanımıyordu, düğün sahibi olarak babamı söyledi. Onun oğlu astsubay okulunda okuyormuş, onun düğünü deyince benim düğünüm olduğunu anlamıştım. İki üç hafta daha bekleyememişlerdi. İki adım ileri bir adım geri nihayet sokağın başına varmıştım. Beni görünce bir kıyamet koptu. Davulcu, zurnacı ve herkes bana doğru koşturdu. Tebrik edenler, hayırlı olsun diyenler bir karmaşa içinde düğünümüz yapıldı. Kaderimin çizildiği, altı üstü toprak olan yeni bir odaya evimizi yerleştirdiler.

Astsb. Çvş. Abdurrahman BAKIR (1980)
Tabip Teğmenliğe terfi törenine katılanlar arasında ünlü kadın doğum uzmanı ve ülkemizin tüb bebek tedavisi öncülerinden Prof. Dr. Recai PABUÇCU ile beraber (1987)
]

Astsubay okulunu birinci olarak bitirdiğimden dolayı çevremdeki arkadaşlarım ve büyüklerim sürekli üniversite sınavına girmemi telkin ediyorlardı. Ben de bu arada üniversiteye girebilmek için düz lise diploması almam gerektiğini öğrendim. O yıl Adıyaman Lisesine müracaat ederek fark derslerini verdim ve lise diploması aldım. Ancak alt yapımın iyi olmadığını düşündüğüm için dershaneye gitmeye karar verdim. Çünkü ortaokulda bu dersleri çok yetersiz düzeyde almıştım. Astsubay Okulu bir meslek lisesi olduğu için fizik, kimya ve biyoloji gibi dersler hiç yoktu. Matematik dersini de çok sınırlı bir seviyede sadece birinci sınıfta almıştık. Bir dershaneye kaydolarak cumartesi pazarları sadece fizik, kimya ve matematik dersleri aldım. Biyoloji dahil diğer dersleri hep kendim çalıştım. Diğer derslere girmediğim için dershaneden özel bir indirim de aldım ve dershane paramı ağabeyim ödemişti. Artık hafta sonları beş saat derse giriyordum. Deneme sınavlarında her zaman çok yüksek puanlar alıyordum. Benimle aynı dershaneye giden Astsubay Okulundan sınıf arkadaşım İsmail BÖLGE bana ısrarla tıp fakültesini ilk tercih yazmamı söylüyordu. Ben ise hukuk fakültesinin ekstern bölümünü okumak istiyordum. Ancak İsmail birinci sıraya tıp, ikinci sıraya hukuk yazmaya beni ikna etti. Ben de tercihimi bu şekilde yaptım. Sınav sonucunda Türkiye 1594’üncüsü olarak Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandım. Bu arada oğlum Şenol dünyaya gelmişti.

GATA Komutanı Merhum Profesör Tabip Tümgeneral Necati KÖLAN Paşa benim tıp fakültesini kazandığımı duyunca çok şaşırdı ve “evladım hangi liseyi bitirdin” diye sordu. Astsubay Hazırlama Okulundan mezun olduğumu söyledim. İlk ve orta öğrenimimi nerede yaptığımı sordu. Hem ilkokulu hem de ortaokulu Adıyaman Yatılı Bölge Okulunda okuduğumu ifade ettim. Şaşkınlık içinde “yedi yaşından beri yatılı okullarda mı okudun” dedi. Sonra da “Oğlum fizik, kimya, biyoloji ve matematik de görmemişsin, normal bir eğitim almış olsaydın bu kadar şaşırmazdım” diyerek alnımdan öptü ve gereken her türlü yardımı yapacağını söyledi. Bu değerli insan benim kaderimi değiştirmiştir. Vefat ettiği güne kadar hep beni takip etti. Ben de kendilerini mahcup etmemek için her zaman çok çaba gösterdim hayatım boyunca. Beni GATA’da acil servis gece emniyet subaylığına görevlendirdi. Gece çalıştım, gündüz Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesini okudum.

 

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesini altı yılda gününde ve saatinde iyi bir derece ile bitirdim. Aynı zamanda Merhum Eski Sayın Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Necdet ÖZTORUN, Eski Sayın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet ÜRUG Paşa ve eski Genelkurmay Başkanım Sayın Orgeneral İsmail Hakkı KARADAYI’nın bana verdikleri desteklerini unutamam. Bu sırada babam Şeyho Mehmet BAKIR 1983 yılında kalp yetmezliği hastalığı ilerledi ve rahmetli oldu. Bu altı yıl süre içerisinde kızım Hülya da doğdu. Bu eğitim süresinde bütün amirlerimin ve üstlerimin yakın desteğini gördüm. Bitirdiğim yıl tabip teğmen rütbesi ile atamam yapıldı. Tabip teğmen olarak göreve başladıktan sonra hızımı hiç kesmeden TUS’a hazırlandım. Aynı zamanda bana iyi bir doktor olacaksan çok iyi seviyede İngilizce öğrenmen gerek dediler. İlk görev yerim olan Bando Mızıka Astsubay Okulundaki İngilizce Öğretmeni Yıldıray ÇEVİK’ten yardım istedim. 29 yaşında, hiç alt yapım olmadan dil öğrenmeye başladım.

Üsteğmen Yıldıray ÇEVİK’in de katkılarıyla ve gerçek­ten çok azimle çalışarak kısa sürede dil problemimi çözdüm. TSK Genel Dil Sınavını geçtim. Yapılan TUS sınavı sonucu tek tercihim olan GATA beyin cerrahisi bölümünü kazan­dım ve ihtisasa başladım. Bu arada kızım Derya da doğ­muştu. Beyin cerrahisi uzmanı olduktan sonra Diyarbakır Askerî Hastanesi Beyin Cerrahisi Klinik Şefliğine atandım.

1998 yılında staj tahsili için Amerika Birleşik Devletleri The George Washington Üniversitesine gittim. Orada önce TOEFL sınavını verdim. Amerika Birleşik Devletlerinde bulunduğum süre içerisinde Amerika Birleşik Devletleri Tıp Fakültesi bitirme sınavı olan USMLE>yi geçerek Amerika’da doktorluk yapma hakkı kazandım.

Bu sınavdaki başarımdan dolayı Amerika’daki dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü beyin cerrahlarından biri olan hocam Prof. Dr. Laligam SEKHAR bana “artık burada da doktorluk yapma yetkin var, yanımda kal seni star yapayım” diyerek beni çok heyecanlandıran bir teklif yaptı.

EDUCAT1QNAL COMMISSION FORTOR fi I ON MEDICAL GRADUATES

Dünyada hiç bir beyin cerrahı bu teklifi kolay kolay reddedemez. Ben bu teklifi akşam eve gidince ailemle pay­laştım. Hem eşim, hem çocuklarım düşünmeden teklifi kabul etmemi ısrarla vurguladılar. Ben bir haftalık düşün­me sürecinden sonra beni ilkokul birinci sınıftan itibaren ortaokul, Astsubay Hazırlama Okulu ve üniversiteyi okutan ülkeme ve kendi ülke insanıma hizmet etmenin daha uygun olacağını ve bu durumun vicdanımı rahatlatacağını düşü­nerek ülkeme dönmeye karar verdim. Bu kararımdan sonra oradaki hayat şartlarına yeni yeni adapte olan ilkokul ve ortaokuldaki iki kızım ağlamaklı oldular. Beni kararımdan vazgeçirmeye çalıştılar. Ancak ben kararımı kesin olarak vermiştim. Vergileriyle okuduğum Türk milletine hizmet etmem daha doğruydu. Her şey para ve şöhret değildi. İn-

 

tım. Halen doçent tabip albay olarak Türk Silahlı kuvvetle­rinde görevime devam etmekteyim.

Amerika’daki Sayın Hocam Prof. Dr. Laligam SEKHAR ile irtibatımı hiç kesmedim. O da beni çok sevdiği için karşılaştığı her Türk beyin cerrahına beni sorarak takip ettiğini hissettirmiştir. Ancak ben ondan aldığım eğitimin tam karşılığını veremediğim düşüncesinden bir türlü kurtulamadım. Bunu kendisine bir mektupla bildirdiğimde yüreğimi rahatlatan şu cevabı göndermiştir. Onu buraya yazmadan geçemeyeceğim.

Dear Abdurrahman, I am always enquiring about you, of different people from Turkey. You are a great patriot to return to Turkey and serve your people. Do your best where you are, and that is what God expects of you! “Do your duty without worrying about the fruits of your action (results)” according to the Bhagwat Gita. I hope to come again to Turkey someday, and then we will see each other again. My very best regards to your wife and family!

“Sevgili Abdurrahman, Türkiye’den gelen farklı insanlara daima seni soruyorum. Sen ülkene döndün ve halkına hizmeti seçtin. Büyük bir vatanseversin. Bulunduğun yerde elinden gelenin en iyisini yap! Allah’ın senden istediği bu! Sonuçlarını ve çıkarlarını düşünmeden görevini yap. (Bhagwat Gita’ya Göre) Bir gün umarım Türkiye’ye gelirim o zaman seni görürüm. Sana ve ailene en iyi dileklerimle…

Prof. Dr. Laligam SEKHAR

Washington Üniversitesi Beyin Vasküler ve Kafa Tabanı Cerrahisi Başkanı – Seatle/ABD

On iki yıl emrinde görev yaptığım Sayın Emekli Tuğgeneral Şahin TARLAN’ın hakkımdaki görüşleri…

Askeri tababette; çalışkanlığın, gurun ve fedakârlığın simgesi olarak hatırlanan bir isimdir Abdurahman Bakır. Görev alanında tek hedefi hizmetten ibarettir. Ancak istek, arzu ve kararlılığın sonunda zor şartların nasıl aşılabileceğini göstermiş, astsubaylıktan başlayan hayat hikâyesi subaylığa ve tabipliğe taşınmış, yılmadan fedakârca çalışmanın sonucu, önce uzman sonra da doçentlik kariyerine ulaşmıştır.

Kendisini tanıdığımda; Güneydoğu Anadolu Bölgesinin sağlık güvencesi olan Diyarbakır Asker Hastanesinin Beyin Cerrahi Kiniğinde, klinik şefi olarak görevini yürütüyordu. Hizmet alanında disiplini bilgisi ve çalışkanlığı ile dikkati çeken, yaşam ümidi olmayan beyin yaralanmalarına acil müdahale ile nice canlara hayat veren, gece gündüz demeden fedakârca çalışan bir tabip subaydı.

Diyarbakır Asker Hastanesinde görevinin sonrası bulunduğu görevlerde aynı azim ve kararlılıkla hizmete davam ettiğiniyakinen müşahede ettim. Yönetici olarak birlikte çalıştığımız sürece kendisine teşekkürlerim ve takdirlerim artarak devam etmiştir.

Bilimsel alanda; bilgi ve görgüsünü artırması ve hizmet alanında daha fazla katkı sağlayabilmesi için Amerika’ya staj tahsiline gitmesi konusunda gayretlerini destekledim. Staj tahsili sonucu yurda dönüşte hastane yöneticisi ve klinik şefi olarak görevlendirildiği Asker hastanelerinde, yürüttüğü çalışmalarda üstün başarılarını gördüm. Geçen zaman içinde mesleğinde teorik ve pratik alandaki başarılı çalışmaları hız kesmeden devam etti. Bu günün doçenti, yarının profesörü olacağını ümit ettiğim Tbp. Alb. Abdurahman BAKIR’ın başarılarının artarak devamını diliyorum.

Şahin TARLAN

sanın vatanı her şeyden daha değerli idi. Hem, her ne kadar zor şartlar altında, bitler içerisinde okuduysam da devletim olmasaydı o imkânları dahi bulamayıp okuyamayacağım da bir gerçekti.Amerika Birleşik Devletleri’nden döndükten sonra sı­rasıyla Diyarbakır ve Ankara Mevki Asker Hastanelerinde Beyin Cerrahi Uzmanlığı ve Cerrahi Bilimler Başkanlığı yaptıktan sonra 2010 yılında doçent oldum. 2010 – 2014 yılları arasında Erzurum Mareşal Çakmak Asker Hastanesi ve Kayseri Asker Hastanesinde baştabip olarak görev yap-

Tbp.Tuğg.(E)

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi okul birincisi ve sınıf arkadaşım Sayın Prof. Dr. Şükrü Çağlar’ın hakkımdaki görüşleri.

Abdurrahman BAKIR ile AÜ Tıp Fakültesinden sınıf arkadaşıyım. Üçüncü sınıfta Farmokoloji Hocamız Prof. Dr. Kazım TÜRKER dört yüz kişilik tam dolu amfide ders anlatırken bir soru sordu. Amfide sorunun ardından başlayan sessizlikte tüm öğrenciler birbirine bakıp dururken Abdurrahman BAKIR elini kaldırarak cevap vermek istiyorum diye o sessizliği bozdu. Cevabı verirken tüm amfi can kulağı ile O’nu dinledik. Hocamız cevabın bitiminde Abdurrahman BAKIR’ı tebrik ederek kutladı. Ben 1987yılı AÜ Tıp Fakültesi dönem birincisiyim. Ancak benim gönlümün birincisi O’dur. Çünkü biz sadece öğrenciydik. Abdurrahman BAKIR öğrenci olmanın yanında bir eş, iki çocuk babası ve dahası Gata Acil Servis gece çalışanı olan bir teknisyen astsubaydı. O tüm bu sorumluluklarını en iyi şekilde yerine getirirken okulumuzu da hemen hemen tüm sınavları tek girişte geçerek iyi bir derece ile Tıp Fakültesini gününde saatinde bitirmiştir. O azmi ve çalışkanlığı ile örnek bir insandır. Bugün beyin sinir cerrahı olarak bilgisine her zaman güvendiğim bu değerli arkadaşımın bundan sonraki hayatında da başarılar diliyorum..

Prof. Dr. Yusuf Şükrü ÇAĞLAR

Ankara Üniversitesi Beyin Cerrahisi Öğretim Üyesi Türk Nöroşirürji Derneği Sekreteri

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP