DOLAR 11,46951.62%
EURO 12,89321.15%
ALTIN 663,66-0,67
BITCOIN %
Adıyaman
14°

AÇIK

06:21

İMSAK'A KALAN SÜRE

TBMM Başkanvekili Aydın “Tek Adamlık İddiası Fikrî Bir Sapkınlık”

TBMM Başkanvekili Aydın “Tek Adamlık İddiası Fikrî Bir Sapkınlık”

ABONE OL
10 Mart 2017 11:02
TBMM Başkanvekili Aydın “Tek Adamlık İddiası Fikrî Bir Sapkınlık”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Cumhurbaşkanı tek adam olacak” iddiasının art niyetli bir fikri sapkınlık olduğunu ifade eden TBMM Başkanvekili Ahmet Aydın, “Muhalefet çözümün bir parçası olmadığı gibi bu sorunun halk tarafından çözülmesini engellemek için de elinden geleni yapıyor” dedi.

16 Nisan seçimleri yaklaşırken, Cumhurbaşkanlığı sistemi ve yeni anayasa tartışmaları da sürüyor. Yeni anayasada neler yer alacak, Cumhurbaşkanlığı sistemiyle Türkiye’de neler değişecek, yönetime, yasa-yürütme ve yargıya etkileri neler olacak, işte bu soruların yanıtlarını vermek üzere siyasetçiler halkla buluşuyor. Referandum öncesinde Yeni Anayasa ve Cumhurbaşkanlığı sistemini TBMM Başkanvekili Ahmet Aydın’la Milat Gazetesinden Özlem Doğan’a anlattı.

 

DEMOKRASİ ÇÖZÜMÜ SANDIKTA ARAR

 

Referandum sürecinden bahseden Aydın “16 Nisan referandumu bir siyasi sürecin sonucudur. Demokratik siyaset, doğası gereği tıkandığında normal siyasi yollarla üstesinden gelemediği bir sorunla karşılaştığında çözümü sandıkta arar. 2007 yılında Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi bittiğinde Ak Parti olarak olağan süreç içinde Cumhurbaşkanı seçmek için adayımızı belirledik. O zaman kendini milletin iradesinin üstünde gören oligarşik yapılar hala güçlüydü. Hep bir ağızdan “Recep Tayyip Erdoğan’ın aday olması durumunda şöyle olur, böyle olur, kriz çıkar, sorunlar büyür” vb demeçlerle tansiyon yükseltiliyordu.367 gibi daha önce hiç uygulanmamış bir oldu bitti ve buna katılan bazı muhalefet partilerin, Genel kurul yoklamasından kaçarak Cumhurbaşkanı seçimi siyaseten tıkanmıştı. İcat edilen 367 ile vesayetçi odaklar ve siyasi destekçileri Ak Parti adayının seçtirilmemesi yolu seçildi. 2007 referandumunda milletin önüne sandığı koyup, sorduk “Ey Aziz Millet bu vesayet güdümlü blok senin seçtiğin meclise Cumhurbaşkanı seçtirmiyor. Bundan sonra Cumhurbaşkanını sen seçmek ister misin?” Bu soruya millet 2007 referandumunda yüzde 68 oranında EVET diyerek cevap verdi. Aslında tamda 2007 referandumunun sonuçları kesinleştiğinde Türkiye artık başka bir sisteme adımını atmıştı. Dünyada hiçbir parlamenter sistemde Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmez. Eğer Cumhurbaşkanı halk tarafından doğrudan seçiliyorsa ona Parlamenter Sistem de denilemez. Bunu birçok Anayasa hukukçumuz ve akademisyen yıllardır söylüyor. 2007’den sonra adı konulmamış, hukuki ve anayasal zemini belirlenmemiş, üstelik dünyada eşi benzeri olmayan bir sistem başlamıştı.

Yetkileri bakımından bir değişiklik olmadı. Zaten sorun da burada doğuyor. Cumhurbaşkanları meclis tarafından dolaylı iradeyle seçilirken meşruiyetlerini TBMM’den alıyordu. Ahmet Necdet Sezer, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en fazla veto hakkını kullanmış, mecliste yapılan kanun ve yasaları en çok geri göndermiş kişidir. Fakat buna rağmen bu yetkisini sınırsız kullanamamıştır.”dedi.

 

PARLAMENTER SİSTEM KRİZ ÜRETİYOR

 

Parlamenter sistemin kriz ürettiğini söyleyen Aydın “Bizdeki Cumhurbaşkanlarının yetkileri neredeyse yarı başkanlık sisteminin üstündedir. Manisi yok ama meşruiyet zeminin sağlam değil. Meclisin her yaptığı işi ret eder, geri gönderir ve böylece yanlış diyerek veto ederseniz. Bir süre sonra sizi seçen meclis şunu söyleme hakkını kazanır. “Benim her yaptığımı yanlış bulup, geri gönderiyor, veto ediyorsun. Ben bu kadar yanlış yapıyorsam, yanlış yasalar çıkarıyorsam, tercihlerim bu kadar kötüyse o zaman seni seçmem de yanlıştı!” işte burada bir meşruiyet krizi çıkar. Bu sebeple hukuken olmasa bile meclisin seçtiği Cumhurbaşkanları TBMM’ye karşı meşruiyet açısından sorumluydu. Seçilmiş Cumhurbaşkanı ile artık meclis sorumlulukları ortadan kalktı. Bu fiili bir durum oluşturdu. Artık meşruiyetini doğrudan halktan alan bir cumhurbaşkanı elindeki tüm yetkileri hiçbir siyasi meşruiyet sorunu yaşamadan kullanabilir. Üstelik buna engel olacak hiçbir anayasal hükmümüz de yok. 2007’de meclisin Cumhurbaşkanını seçmesinin önüne geçip, bugünkü referanduma giden yolun ilk adımını atan aslında CHP’dir. Ayrıca o zaman meşru adayımızı seçtirmemek için vesayete yaslanan ve silinip giden bazı siyasi isimlerdir” şeklinde konuştu.

 

YÖNETİM BOŞLUK KALDIRMAZ

 

Anayasa değişikliği hakkında bilgi veren Aydın “En başta 2007 referandumu sonrası ve Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın doğrudan millet tarafından seçilmesiyle oluşan fiili bir durum söz konusu. Dolayısıyla seçilmiş bir Cumhurbaşkanı ve Meclis arasında ki ilişki, denetim, denge ve yasal çerçevenin anayasal bir zemine oturtulması gerekiyor. Şimdi bir sorun yok. Ama sorun gözükmemesi sistemin sıkıntıları olmamasından değil, aradaki anayasal boşluğu hissettirmeyen AK Parti Hükümetleri ile Cumhurbaşkanının varlığı ve uyumlu çalışmasıdır. Fakat devletler ihtimaller üzerine yönetilmez. Boşluk kaldırmaz. Varsa muallakta olan bir şey yasa ve kanunlarla karara bağlanır. Sistemin sorunları zaten mevcut. Devleti hantallaştıran bürokrasiye boğan bir darbe anayasası 1960 darbesinden sonra tüm hastalıklarını her darbede katlayarak taşımış. Bunu vesayetçi yapılardan beslenen, darbe ve bu anti demokratik mekanizmalar eliyle iktidara gelmiş, gelme umudunu bunlara bağlamışlar dışında tüm siyaset erbabı bunu dile getirir. İşte bu sebepledir ki 2011 Genel seçimleri öncesinde neredeyse istisnasız tüm siyasi partiler seçim kampanyalarında meydanlarda seçmene, millete Yeni anayasa vaadinde bulundu.

 

CHP MASAYI DEVİRDİ

 

Yeni bir Anayasa yapılamadı sonuçta. Eğer yapılabilseydi bu Cumhurbaşkanlığı Sistemi için anayasa değişikliğine veya referanduma gerek olmaz mıydı?

 

Referandum meclisin yeni anayasa konusunda mutabık kalma oranına göre belirlenirdi. Yeni anaya yapılamadı çünkü özellikle CHP masaya zaten masayı devirmek için oturmuştu. Biz mecliste grubu bulunan tüm partiler ile eşit temsil oranıyla bir Yeni Anayasa Komisyonu kurduk. Normalde mecliste komisyonlar teşekkül ederken partilerin sandalye sayılarına göre komisyona üye verir. Biz o zaman hem samimiyetimizi göstermek hem de millete verdiğimiz sözü tutmak adına her siyasi partinin üç üye ile komisyona katılmasına rıza gösterdik. Komisyon çalışmasından sonuç almak adına uzlaşamadığı maddeleri atlayıp, çalışmasını devam ettirdi. CHP kesinlikle bir sistem değişikliğinin konuşulmaması gerektiğini ve tartışılmasına bile tahammülsüz durdu. Oysa Demokratik gelişim karşılıklı münazara kültürü ve uzlaşı da gerektirir. Ama masaya zaten yeni bir anayasa yaptırmamak için oturmuşsanız bir bahane bulmanız kolay.

 

TOPLUMSAL MUTABAKAT VAR

Yeni Anayasa görüşmelerinde MHP’nin kırmızı çizgi ilan ettiği ilk dört madde zaten 16 Nisan değişikliğinde yerini koruyor. Zaten bu ülkede ne bayrak, ne İstiklal marşı ne de üniter yapı tartışılacak konular değildir. Bunda toplumsal mutabakat var. Asıl sorun CHP’nin tutumuydu. Şimdi bir düşünün ülkenin ihtiyaçları doğrultusunda darbe anayasasından kurtularak yeni bir toplumsal mutabakat arayışındasınız ama sistemi konuşmayacaksınız. Peki ne zaman konuşacaksınız? Yeni anayasayı yaptıktan sonra mı başlayacaksınız konuşmaya! Böyle bir mantık olabilir mi?

AK Parti, 16 Nisan Referandumuna gelene kadar fiili durumu siyasetin dinamikleri ile çözmek, seçilmiş cumhurbaşkanının doğurduğu temsil güçlenmesini, yürütmedeki çift başlılığı demokratik mekanizmalarla bir zemine oturtmak için büyük gayret göstermiştir. Şimdi yakınan siyasi aktörlerin ise çözmek yerine engelleme çabalarını gördük, bugün ise çözümün bir parçası olmadıkları gibi bu sorunun halk tarafından çözülmesinin de engellenmesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Sadece bu değişiklik paketinin komisyon ve meclis görüşmeleri safhalarında kürsü işgalleri, ısırmalar, burun kırmalar, tekmeler, boğaz sıkmalar, tehditler, oy kullanan milletvekillerini kameraya almaya çalışmalar, oy kullanmayı yavaşlatma girişimleri, kendini kürsüye kelepçelemeler. Bunların hiçbirisi yasal ve demokratik teamüllerin içinde değildir.

KURUMSAL DİNAMİZM ARTACAK

2002’de yüzde 34 oyla ülkeyi yönetme hakkını alan AK Parti, bundan sonra hiçbir zaman yüzde 34’le yönetim hakkına sahip olmayacaktır. Bu ülkeyi yönetebilmek için en az yüzde 50 artı 1 almak gerekir. Bu da uzlaşma demek.Kurumsal dinamizm artacak.Gereksiz hale gelen kurumların tasfiyesi, benzer iş yapan birim veya kurumların birleşmesi kolaylaşacak.Kurumsal düzenlemeler ile uğraşmayan Meclis esasa ilişkin konulara ve kanun yapımına daha fazla zaman ayırabilecek.Yeni sistem yürütmenin daha hızlı karar almasına izin veren bir sistemdir. Bu sayede daha etkin bir yönetim ortaya çıkacaktır, gelişen olaylara zamanında tepki vermek daha kolay olacaktır. Parlamenter sistemde karar alma mekanizmalarında görülen yavaşlıklar ve bunlardan kaynaklanan sorunlar ortadan kalkacaktır.

 

ARTIK MİLLETE KARŞI SEÇİLEREK SORUMLULAR

 

Yeni hükümet sistemi Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini tam aksine sınırlandırıyor. Şuan Cumhurbaşkanları zaten yargılanamaz. Her türlü yetkiye sahipler ama hukuki sorumlulukları yok. Cumhurbaşkanlarının siyasi sorumlulukları da ancak Erdoğan’ın 2014 yılında millet tarafından seçilmesiyle başladı. Cumhurbaşkanları millete karşı seçilerek sorumlu hale geldiler.

Rejim değişikliği yok. Değişen sadece hükümet sistemi. Türkiye’de rejim  tartışması 1923’te bitti. Türkiye ‘Cumhuriyet’ dedi ve rejimini  seçti. Türkiye’nin yönetim şekli, Anayasanın 1.maddesinde belirtildiği üzere değişmemektedir Cumhuriyettir. Bu bağlamda Cumhurbaşkanlığı Sistemi bir rejim değişikliği değil; bir hükümet sistemi değişikliğidir.Yönetim sistemimizin tartışmalarının tarihi, Cumhuriyet’imizden eskidir. Mesela Meclis, başbakan, bakanlar kurulu gibi pek çok kurumumuz cumhuriyet öncesinde de mevcut. Birileri doğruyla yanlışı birbirine katarak, milletin kafasını bulandırmaya çalışıyorlar.

 

MUHALEFET ART NİYETLİ DAVRANIYOR

 

“Cumhurbaşkanı tek adam olacak” iddiası ya demokratik mekanizmayı anlamamak ya da art niyetli bir fikri sapkınlığa delalet eder. Bu soruyu art niyetle dile getirip, halkımızı yanlış bir şekilde yönlendirmeye çalışanlar ‘Diktatörlük Gelecek’ diyenler var. Aynı çevrelerin bugüne kadar Erdoğan için “Tek Adam, Diktatör, Otoriter vb” asılsız suçlamalarla saldıranlara şunu sormak hakkımız; Hani diktatördü? Madem diktatörse bu değişiklikle tekrar mı diktatör, tekrar mı tek adam olacak? Yani önceden yalan mı söylüyordunuz? Milleti bu kadar da yanıltmaya çalışmak çok da ahlaki bir siyaset biçimi değildir.

kaynak:milat gazetesi

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP